Siz Olsanız Ne Yapardınız?

0
1268

Bir kitap okudum. Geçmişimden ve geleceğimden haber veren pekçok kitap gibi bir kitaptı. Aslında sadece benden değil, ben ve benim gibilere acı çektirenlerden bahsediyordu. Kitabın yazarı bir hukukçu, hâkimlik ve akademisyenlik yapmış biri. Hapisten çıktığım günden beri kendimi arıyorum. Yaşadıklarımın sebeplerini ve sonuçlarını algılayabiliyorum ama ne olacağını sormadan edemiyorum. Zulme uğrayan diğer mazlumların bulunduğu kavşaklardan birindeyim. Geçmişimde bana acı çektirenleri bir kenara bırakıp yoluma devam mı etmeliyim, yoksa onlarla hesaplaşacağım günü beklemeli o güne hazırlık mı yapmalıyım? Cevabı arıyorum ve bu gidişle aramaya devam edeceğim…

Travma nedir bilir misiniz? Ben teknik açıklama yapamam ama savcı olduğum yıllarda İstanbul Protokolü kapsamında işkence ile ilgili bir seminerde bize şöyle anlatmışlardı. Yıllar önce yaşadığınız ve belleğinize bıçak gibi saplanan bir olayın, olay sırasında hissedilen koku, sıcaklık, görülen bir işaret gibi basit birşeyle birlikte beyne kodlanması ve yıllar sonra o basit hadisenin o korkunç olayı size tekrar yaşatmasıymış. Bu nedenle normal insan geçmişi televizyon izler gibi hatırlar iken travma yaşayan insan olayı beş duyusu ile yeniden yaşayarak yani o filmde oynayarak hatırlarmış. Garip bir haldir bu travma. Hapisten çıkalı bir yılı geçti. Normal hayatımı sürdürürken burnuma gelen bir koku, bir serinlik hissi birden kendimi hapisteymiş gibi hissettirir. Keşke bununla kalsa hemen geride kalanlar gelir birden aklıma, İbrahim, Süleyman, Hasan, Mevlüt…

Geçtiğimiz aylarda bir kitap okudum. Hayatının uzunca bir döneminde hâkimlik ve sonra akademisyenlik yapmış, pek çok edebi eseri de bulunan bir hukukçunun kaleminden. Kitap uluslararası ödüller de almış. Kitap bittiğinde yazarı acımasızlıkla suçladım. Kitabın kadın olan kahramanına karşı kitabın başından sonuna kadar bir gramlık merhamet gösterdiğine şahit olmadım. Asla nefret de kusmuyordu ama merhamet de yoktu. Sanırım bunun sebebi, duygusal bir Ortadoğulu olarak, duygularımın mantığımın önüne geçmesiydi. Kitabı ve yazarını belirtip spoil mi diyorlar ondan yapmak istemiyorum. Kitapta Nazi Partisi yargılamalarından bahsediliyordu. Malumunuz savaştan sonra Almanlar kendileri insiyatif alıp öyle veya böyle suça karışan Nazi Partisi üyelerini yargıladılar ve hala da yargılamalara devam ediyorlar. Kitabın iki kahramanı var genç bir oğlan ve 35-40 yaşlarında bir kadın. Aralarında duygusal ilişki kuruluyor. Sonra kadın ortadan kayboluyor. Yıllar sonra yolları tekrar kesişiyor ancak bu kez kadın bir dosyada sanık, genç ise duruşmaları izleyen bir hukuk öğrencisi. Kadına yöneltilen suçlama Nazi Partisinde yer alma, kamplarda gözetmen olarak görev yapma, savaşın bitimine yakın, kadın ve çocuklardan oluşan esir Yahudileri bir yerden başka bir yere yaya olarak  götürürken, gece molasında, mahkumları hapsettikleri kilisenin, düşman uçakları tarafından bombalanması sırasında yaşanan ölümlere sebebiyet vermek. Olay sırasında düşen bombalar kilisede yangın çıkarıyor, tıpkı Notre Dame kilisesi gibi çatısı tutuşuyor ve içine çöküyor ve sadece iki Yahudi kurtuluyor bir kadın ve kızı. Onların kurtulma sebebi ise zaten öleceğiz deyip diğerlerinin aksine kapıya yönelmeyip kilisenin başka bir köşesine çekilmeleri.  

Sanık kadın okuma yazma bilmiyor. Bu durum hayatı boyunca aleyhine oluyor. Durumundan  utanıp kendini gizliyor ama okuma yazma da öğrenmiyor. Okuma ve yazmasının gerekli olmadığı yerlerde iş buluyor, terfisinin buna bağlı olduğu yerde o işi bırakmak zorunda kalıyor. Kendisini Nazi Partisi üyeliğine ve muhatap olduğu yargılamaya sürükleyen süreç hep bu cahilliği ile irtibatlı. Yargılama sürecinde de cehaleti aleyhine netice veriyor. Örneğin iddianameyi okuyamadığı için duruşmalara hazırlıksız gidiyor. Kendisine gelebilecek sorulara önceden hazırlık yapamıyor ve diğer sanıklar kendileri lehine savunmalar yapmayı başarırken kendisi bunu yapamıyor. Bu yüzden duruşmaları daha dobra geçiyor. Yaşananları bir tek kendisi tüm çıplaklığı ile anlatıyor.

Kadının kilisede yaşanan ölümlerle ilgili sorumluluğu var, tabi birinci derecede ve asli sorumlu değil. Bombalamayı yapan da o değil. Ancak cesetler ortaya çıkınca ve bir kısım amirleri de olay sırasında ya öldüğü ya da başka yerlere acil görevlendirildiği veya imza atmak istemedikleri için tutanağı amirleri yerine kendisi ve arkadaşları tutuyor ve imzalıyor. Peki ölümlerden neden sorumlu tutuluyor? Bombalar düşünce panik yaşanıyor, kilisenin anahtarı bir türlü bulunamıyor, başka türlü de kapı açılabilecekken buna da tevessül edilmiyor çünkü  kilisede tutulan esirler, bir suçları olmasa da  Nazi Partisi tarafından en tehlikeli insanlar olarak ilan edilenler arasında ve bir kısmı kargaşa ve gece karanlığından faydalanıp kaçarsa, Nazi Partisi tarafından kadın ve arkadaşlarının yakalanıp kurşuna dizilme ihtimalleri var. Bu ihtimalleri hesaplarken bir kilise dolusu kadın ve çocuk ölüyor. Hakim soruyor neden o insanları kiliseden çıkarmak için birşey yapmadınız. Kadın bahanelerin bittiği yerde soruya soru ile cevap veriyor ” siz olsanız ne yapardınız”. Bu sorunun muhatapı aslında kendisi, yargılayan hakim değil. Yanlış bir yola girmiş ve bu yolda devam etmişti. Birgün gerçekleşeceği muhakkak olan ve kendisinin kontrol edemeyeceği ancak o sırada kaçınıp da sıyrılmasının da mümkün olamayacağı olaylar karşısında duruyordu. Şimdi de bunun hesabını veriyordu. “Siz olsanız ne yapardınız” sorusunu sormanın artık bir anlamı yoktu. O kilisedeki kadın ve çocukların ölümünü izlemiş, çığlıklarını duymuş ama birşey yapmamıştı. Birşey yapmaya da çalışmamıştı. Bahaneleri de kendini kurtarmaya yetmemişti ve yetmeyecekti. Yargılandı ve mahkûm oldu. Yıllar sonra şartla tahliyesi gelir ve şartla tahliye olacağı gün intihar eder.

Ülkemiz, insanlığın farklı zamanlarda tecrübe ettiği tuhaf zamanlardan birini yaşıyor. Ali ve Muaviye misali, Ali haklı olabilir ancak ekmeği Muaviye veriyor. Çoğunluk haklıdan değil güçlüden yana oluyor. Hüseyin gibi hak yanında olanlar gövdelerini ortaya koyuyorlar. Çünkü biliyorlar ki bu gün hak yanında olmayanlara sonradan gelecek nesiller hep lanet okuyacaklar. Bu tuhaf zamanda suç oluşturmayan gerekçelerle, yüzbinlerce insan işinden aşından edilip, sivil ölüme terk ediliyor, baskıya dayanamayan, tutunacak dalı kalmayan onlarcası intihar etti bile, onbinlercesi bugün hala cezaevinde. Önceleri insanları bir yangın misali yutan adaletsizlik vardı,  şimdi de corona virüs isimli bir hastalık peyda oldu.  Hala çok geç değil insanları tıpkı kilisedekiler gibi bir el kurtarabilir. O ateşin elinden alabilir. Tutukluları hâkimler pekala bırakabilir. Doğrudan tahliye edebileceği gibi alternatif bir sürü koruma tedbirinden birine de karar verebilirler. Suçluluğu kesinleşmiş ve medyaya da dosyaları yansımış en azılı suçluların bırakıldığı bir yerde zaten suçsuz olan bu insanları bırakmak bir meziyet olmadığı gibi mesuliyet de doğurmaz. Milletvekilleri de artık son dönemeçteler. Kararları kesinleşmiş olan yargı mensuplarının kurtaramayacaklarını da onlar kurtarma yetkisine haizler. Bu arada yangın insanları yutmaya başladı. Şimdiye kadar cezaevlerinden medyaya yansıdığı kadarıyla, iki mahpus coronadan öldü, bir mahpus coronadan tahliye edidi. Yani zaman hızla daralıyor.

Bu arada hep başkalarından olacak değil ya bizden de bir örnek vereyim. Size bir Türk hâkimden bahsedeyim. Kadıköy’de kendisi Asliye Hukuk hâkimiydi. İyi bir adamdı. Bir velayet davasına bakıyordu. Anne baba ayrı, kızın velayeti annede. Baba ile irtibatı yok. Anne vefat ediyor. Kız anneannenin yanında ve dava süresince onun vesayeti altında. Babasına velayetinin verilmesini istemiyor. Birgün duruşmada “eğer benim velayetimi babama verirseniz kendimi öldürürüm diye hâkimi tehdit ediyor”. Yaşının dolmasına da 5-6 ay var iken ve hâkim bey bir dosyayı sallayıp günün dolmasını bekleyebilecekken, kızın velayetini babaya veriyor. Çünkü düz hukuk mantığına göre velayet asıldır, vesayet ise tali; aslolanı uygulamak yerindedir. Kız intihar ediyor. Kızın anneannesi duruşmayı basıyor ve hâkim beye kızım senin yüzünden öldü diyor. O hâkim olaydan sonra kendine sürekli sordu, duruşmada kendisi ile aynı isimdeki kâtibe hanıma hiç olmadık yerde “kâtibe hanım yanlış mı yaptık” diye sorup durdu. Bu sorular yüzünden duruşmaları yönetemez, kararları yazdıramaz oldu. İzne ayrıldı, tedavi gördü ve sonunda akli melekelerinde yaşanan sorunlardan dolayı malulen emekli oldu.

Kitaba dönecek olursak, yazarın merhametsizliğini vurgulamıştım. Hayır, aslında yazar merhametsiz değildi. Sadece nötrdü, yani olaylardan ve kişilerden soyut. Kadın merhameti hak etmiyor muydu? Hayır etmiyordu. Edemezdi. Yapmamalıydı. Yıllar sonrasında “siz olsanız ne yapardınız” diye sorması hiçkimse için hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Buradan yargı ve yasama temsilcilerine seslenmek istiyorum. Travma demiştim ya. Unutulmayacaksınız, unutamayacaksınız da. Eğer insanları corona yangınından kurtarmak için elinizden geleni yapmazsanız. Yıllar sonra da olsa bu insanları kurtaramamanın vebali boynunuzda olacak. Onlara yaşattıklarınız yüzünüzden gerçekle aranızdaki perdenin kalktığı gün Kadıköy’deki hâkim gibi siz de korkunç bir travmaya muhatap olacaksınız. Ağlayan anaları, gözyaşı döken çocukları hatırlayacaksınız. Pandemiler bitmeyecek. Her üç, beş yılda bir yenisi peydahlanacak dünyanın bir yerinden. Her salgın size coronayı ve onun aldığı hayatları hatırlatacak.  Bu ateşten insanları alıp kurtarın bunun için yapmanız gereken sadece yetkinizi kullanarak sorumluluğunuzu yerine getirmek.

Yasama ve yargının temsilcileri birgün “Siz olsanız ne yapardınız” demeye hakkınız olmayacak, deseniz de kendiniz de dahil kimse sizi dinlemeyecek, çünkü şu an yetki sahibi olanlar sizlersiniz ve adil olan karar da belli.  Sizler sadece bunu deklare etmek için gereğini yapmalısınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here