Allah Kurtarsın (Aklıma Gelenler 7)

Allah Kurtarsın (Aklıma Gelenler 7)

 

Cezaevindeyim artık. Sabahları kalktığımda, duvara yanaşık bir ranzanın alt katında buluyorum kendimi. Yanımda eşim yok, evin içinde koşturup duran çocuklar da. Yatağımın yanında bir sehpam ve üzerinde gelen mesajları ve gündeme düşen ilk haberleri takip edebileceğim akıllı bir telefonum da yok. Farklı bir manzara ile karşı karşıyayım. Yaşları 25 ile 50 arasında değişen pijamalı ve terlikli kişiler görüyorum. Daha öncesinde içlerinde en samimi olduğum kişi ile bile, gün içinde 15-20 dakikalığına bir çay bahanesi ile buluştuğum bu kişiler; benim meslektaşlarımdı. Şimdi onlar kader arkadaşlarım oldular ve onlarla yedi gün yirmi dört saat birlikteyiz. Bu insanlarla artık aynı tuvaleti kullanıyoruz, aynı yerde banyo yapıyoruz, aynı masada yemek yiyip, gün sonunda aynı odada uyuyoruz. Orada kader, hayatlarımızı avucunun içine alarak, bizi birbirimizle yoğuruyordu.

Bu insanları, sadece günlük halleri ile görmüyordum, tabi ki. Bir de onlar var, onlardan içeri. Cezaevinde insan ruhen çıplaktır. Duygularını saklamak istesen de orada, o küçücük yerde saklayamıyordun. Koğuş arkadaşlarımın en mahrem duygularını, o duygulara dokunabilecek kadar somut algılıyordum. Onların umutlarına, umutsuzluklarına, acılarına, sıkıntılarına, özlemlerine, sevinçlerine, öfkelerine ve de heyecanlarına tanıklık ediyordum. Bazen arkasında hasretin gizlendiği bir gözyaşına dokunuyor, bazen üzerine kavuşmanın hayalleri ile süslü bir gülümsemeyi tutuyor, bazen haksızlığa atarlanan kaşlarla karşılaşıyordum.

O ilk günlere dair ilk aklıma gelenleri 1M2D şeklinde formülize edebilirim: Mektup, dilekçe ve dua. Kapalı ve açık görüşmelere, o dönem izin verilmiyordu. O yüzden koğuştaki herkes mektupların gölgesine sığınmıştı. Orası öylesine hoş bir gölgeydi ki, kâğıttan bir sofranın üzerinde ailen ile bir güzel oturup, rahatsız edilmeden, annenin babanın elini öpebilir, hanımınla şakalaşabilir, çocuklarınla oyunlar oynayabilir, onlara masallar ve hikâyeler anlatabilirsin. O mektuplara, duygularımızı ve düşüncelerimizi suyun üzerine ebru yapar gibi resmediyor, bir zarfın içine sığdığı kadarını ailelerimize gönderiyorduk. Ama zarfların ağzını kapatmıyorduk. Cezaevi yönetimi, “siz zahmet etmeyin, onları biz kapatır, postaya veririz” deme inceliğini göstermişti çünkü. İlerleyen zamanlarda bu mektupların arasına “yıkılmadım, ayaktayım” içerikli fotoğraflarımızı da koyacaktık. En güzel pozlarımı göndermiştim aileme, arkadaşımdan bir pozluğuna ödünç aldığım gömlekle ya da 33’lük bir tespihle.

Bir de dilekçelerimiz vardı; hâkim ve savcıların kaldığı koğuştan, yine hâkim ve savcıların bulunduğu adliyelere giden sayfalarca dilekçeler. Tüm hukuki birikimimizi kullanarak, ne ince konulara değindik dilekçelerimizde, tahliyelerimizi umut ederek. Aramızda en vurdumduymaz olanımız, yani dilekçelerin hiçbir işe yaramayacağını düşünenler bile, dilekçelerini yazdılar, gönderdiler. Çoğumuzda kısa sürede tahliye olacağımıza dair bir umut vardı. Örneğin, tutuklandıktan sonra, yani 2016 yılı Temmuz sonu ve Ağustos ayı başlarında koğuşta, küçük bir anket yaptık. En karamsar olanımız, 2017 yılbaşısında herkesin tahliye olacağını söylemişti. Ben, öyle uçmuştum ki, 3. çocuğumun 28 Ağustos’taki doğum gününe yetişeceğimi düşünüyordum. Hatta “gelmeden kışın karı, göreceğim baharı” ifadesi ile tahliye umudumu bir mektubuma yazarak eşime göndermiştim. Dilekçelerle, umutlu bir bekleyişe geçilse de, sonradan yazışmalar bir masa tenisi oyununa dönüşerek sıradan bir hal aldı. Koğuşlardan adliyeye sayfalar dolusu argümanlarla, tahliye talepleri gidiyordu. Bir süre sonra ise, adliyelerden, koğuşlara gerekçesiz bir şekilde tahliye talebinin reddi kararları geliyordu. Hâkimlerin okuduklarından bile emin olamadığım o dilekçeler, adliyenin duvarlarına çarparak dönüyordu. Hele o dönem elime ulaşan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ihraç kararı vardı ki, bu kararın hukuk dalında dünya gerekçesiz(veya gereksiz) karar tarihinin birincisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

İkinci D ise, duaydı. Koğuşta, Allah’a bir yönelme gözlemliyordum. Başka ülkelerde var mı, bilmiyorum. Ama biz de, bilirsiniz, cezaevine düşene, “Allah kurtarsın” denir. Bu duada, belki yüzyıllardır bir türlü düzelmeyen adalet sistemimize halkımızın bir sitemi, bir eleştirisi varmış gibi gelir bana hep. Adil bir yargılamaya tabi tutulmadan cezaevine giren kişinin ve o kişinin yakınlarının adliyelerden bir beklentisi yoktur. İş, Allah’a kalmıştır. Hâkim ve savcılar, asla hukukun gereğini yapmayacaktır ve Allah dara düşen kulunu kurtaracaktır. Bence, tam da bu yüzden halkımız mahpusa, “Allah kurtarsın” der. Koğuşta yaşanan, o Allah’a yönelişte de sanki böyle bir saik vardı. Evet, dilekçeler yazıyorduk ama zamanla veya eşzamanlı esasen dilekçe gönderilmesi gereken merciin Allah olduğunu hissetmiştik sanki. “Allah’ım kurtar” diyorduk, kulunun bizi hapsettiği yerden. Daha önce dini olarak nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu bilmediğim koğuş arkadaşlarım, avluda volta atarken elinde tesbih ile “Allah Allah” diyordu. Birçoğunun ellerini kaldırıp, samimi bir şekilde dua ettiğine şahitlik etmişimdir.

Ben de namaz kıldım, dualar ettim. Kendimce icatlar çıkardım. Mesela gece uyumak için yatağa girdiğimde, kendimce ailemin oturduğu istikamete doğru dönüyordum. Bildiğim Arapça ve Türkçe duaları okuyor ve o istikamete doğru üflüyordum. Rahatlıyordum, ailemi Allah’a emanet ediyordum. Kuranı Kerimi ve başkaca elime geçen dini kitapları okuyordum. Bela ve musibetlerin Allah’tan geldiğini, Allah’ın kulunu sınadığını, sonrasında kulunu sıkıntından kurtaracağını öğreniyordum. Peki, bunları daha önce bilmiyor muydum? Buna cevabım, “meğer bilmiyormuşum” olacak. Çünkü okumuşum, duymuşum ama anlamamışım.

Yine gözlemlediğim kadarıyla da zaten, cezaevine hâkim olan havada da Allah’a bir yönelme vardı. Koridorlarda veya revirde karşılaştığım, avludan diğer avluya konuştuğum herkes, her yaş ve meslek grubuna ait tutuklular umutlarını Allah’a bağlamıştı. Yargının çöktüğü, hâkim ve savcıların parti cübbesi giydiği, adaletin pul olduğu yerde kimsenin maalesef Türk yargısından ümidi yoktu. İlla da bir mahkemeden bahsedilecekse mahpuslar, bu diyarlardan çok uzakta dini, dili, ırkı bizden çok farklı olan hâkim ve savcılardan, AİHM’den karar bekliyorlardı. Evet, Allah kurtarsın, adaleti adaletsiz ellerden; hukuku, hukuksuz ellerden; mazlumu, zalimin elinden. Âmin.

[ad_2]

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir