Nereden Başlayalım

0
208

İsmail Sofuoğlu

Türkiye’de son 10 yıldır yaşanan ve son 5 yıldır da zirve yapmış olayları biraz olsun anlayabilmek için Osmanlı Devleti’nin son yüzyılına ve Cumhuriyet tarihine hakim olmak gerekiyor. Anadolu’nun son 2 yüzyılında şahit olduğu olayların çok az bir kısmının bilgileri tarih sayfalarında yer bulurken bir kısmını da onlarca yıl sonra ilişkili hadiselerden yansıyanlarla haberdar olabiliyoruz. Maalesef büyük bir kısmı anlaşılamadan ya da üstü örtülerek yokluğa mahkum edilmektedir. Toplumun karakterimi buna müsait bilemiyorum ama özellikle Temmuz 2016 kontrollü darbesinin aynı kaderi paylaşmasını istemiyorum. Bu konuda yazmak istememin en onemli nedenlerinden birisi de budur. Belki birileri iki satır bir şeyler okur ve yapılan tüm kara propaganda karşısında bir hakikate bir mum yakmış oluruz diye düşünüyorum.

Tabii ki de Osmanlı Devleti’nden başlamayacağız ama zaman zaman olayları anlatırken o dönemdeki yaşanmış örneklere değinmeden de geçip gitmek olmaz. Benim yıllardır kafamda oturtamadığım ve anlamadığım hadiselerden bir tanesi ‘derin devlet’ kavramıydı. Tam anladım dediğim noktada bir tarafı eksik kalıyor yere basmıyordu. Bu kavramı anlamadan özellikle Anadolu’nun son iki yüzyılını anlayabilmek imkânsızdı. Sanki son 2-3 yıldır bu kavram beynimde daha da bir netleşti ama ben ve ailem bu kadar travma aldıktan sonra artık çok mu geçti. Belki bu satırları okuyanlar ya da çocuklarımız bundan sonra daha dikkatli olurlar bu kavramın yaşamlarını etkilemesine. Yeri geldikçe bu kavram üzerine çok yazacağım ve elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Her ne kadar bir şairimiz (Cahit Sıtkı) 35 yaşa vurgu yapsa da benim hayatı yorumlamam 40 yaşından sonra değişti. Belki bunda gurbetin de etkisi vardır ama burada şairin benden daha erdemli (5 yıl kadar) birisi olduğunu söyleyip hakkını teslim edelim. Latife bir yana gençlik yıllarında en büyük hayranı olduğum yüceler yücesi diye çok ayrı bir yere konumlandırdığım Sultan 2. Abdülhamit’e bile bakışım değişti. Daha doğrusu gözümün önündeki sır perdesi açıldı sanki. Güneydoğu kökenli kardeşlerimizi artık çok daha iyi anlayabiliyorum, hatta ve hatta yüzyıllardır otoritenin demir pençesi ile ezdiği dili, dini, rengi ve ırkı farklı olan her insancığı.

Tüm hayatım boyunca maruz kaldığım ya da bırakıldığım propagandayı çok daha iyi anlayabiliyor ve yorumlayabiliyorum artık, biraz geç olsa da. Ülkenin sınırlarından çıkınca anlıyorsun nasıl bir ortamda yaşamaya maruz bırakıldığını. Kolay değil tabi ki yüzbinlerce insanın kanı dökülerek veya canı alınarak böyle bir sistemi kurmak ve devam ettirebilmek. Her 10-20 yılda bir tazelenmesi gerekiyor rejimin kan kokusuyla, adeta insan vücudunun tepki durumlarında ihtiyaç duyduğu adrenalin gibi. Kan kokusuna ihtiyaç duyan kandan beslenen bir rejim, bazen tam bazen de yarım diktatörlük ve demokrasi hayali kuran bazı insancıklar. Bazısı diyorum çünkü çoğu ulufesine çoktan razı Sultanının.

Nereden başlayalım bilemedim gerçekten ama Cumhuriyetin ilk yıllarındaki hadiselerle başlamak isterim çok da önceye gitmeden. Benim araştırmacı-gazeteci gibi bir özelliğimin olmadığını belirtmem de fayda var. O nedenle hadiselerin ayrıntılarına girmeden, derin devleti bütünün bir parçası olarak yorumlamak istiyorum. Burada özellikle Kazım Karabekir, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal Atatürk arasındaki ilişki ve dengelere bakmak gerekiyor. İsterseniz bu bir sonraki yazının konusu olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here