• Ocak 9, 2024
  • 1 Comment

Dreyfus’un Hakkını Savunmak

Dreyfus’un Hakkını Savunmak

Dreyfus Davası her yönüyle hukuk tarihini derinden etkilemiş ve kelle isteyen yığınların güdüleri ile hareket etmenin nasıl bir hukuksuzluk ve adaletsizlik ortaya çıkardığını gösteren ibretlik bir örnektir.

Fransa da milliyetçiliğin zirveleştiği bir dönemde (Johnson’un ‘Her alçağın son sığınağı milliyetçiliktir’ sözünü hatırlayalım) ekonomik darboğaz ve küçümsenen Almanya’ya karşı yenilmiş olmanın sebebi olarak dış güçlere (Almanya) destek veren (!) içteki azınlık (Yahudiler) suçlu ve öteki ilan edilmekte idi.

Ülkenin tüccar kesimini oluşturan Yahudilerin, son dönemde ordu ve bürokrasi içerisinde çeşitli görevler almaya başlaması dikkatleri onların üzerine çekiyordu.

Bu rüzgârda toplum ekonomik kriz ve hükümetin başarısız yönetimini görmüyor ve suçlu arıyordu. Tanrılar (Egemen güçler) kurban istiyordu. Tam bu sırada Ulusal basında (havuz ve bağımlı medyada) sıklıkla ordunun içine sızmış (!) Alman yandaşı Yahudilerin listesi yayımlanıyor ve ülkede kötü giden her şeyin sorumlusu olarak Yahudi topluluğu gösteriliyordu.

Fransız ordusu içerisinde bir kişinin Alman istihbaratına bilgi sızdırdığı ile ilgili bir kâğıt parçası delil kabul edilip fırtınalar koparılmaya başlandı.

Bu yeterli delil olmayan makul şüphelerle delil kabul edilen kâğıtlar sayesinde kanunsuz suç icat edilmişti. Bu kâğıt parçası İstihbaratın başında bulunan Albay Jean Sandherr’e ulaştığında Fransız kamuoyunda küçük bir kıyamet kopacaktı. Sandherr bir Yahudi karşıtı olmasıyla ünlüydü.

Yapılan tahkikatların sonucu bu Yahudi subay Dreyfus’u işaret ediyordu; ancak Dış İşleri Bakanı Hanotaux kanıt yetersizliğinden davanın açılmasına karşı çıktı.

Böyle bir dava Fransız kamuoyunu böleceği gibi uluslararası kamuoyunda Fransa’nın elini zayıflatabilirdi.

Buna rağmen cadı avı kararı alınmıştı. Soruşturmanın başına da Sandherr’in bizzat kendisi getirildi, bu atama soruşturmanın adil bir mahkeme olmaktan çıkıp bir kelle avına dönüşmesine neden olacaktı.

Aslında Dreyfus ’un belge ile ilişkilendirilmesi yalnızca bir tahmine dayanmaktaydı. Onun seçilmesinin başka nedenleri de vardı. Dreyfus  bir Yahudi ailesine mensuptu. Ordu içerisinde durdurulamayan bir yükselişi vardı. Böyle bir kişinin örnek olarak ilerlemesi Fransız yerli ve milli çıkarlarına daha doğrusu egemenlerin çıkarlarına hizmet etmeyeceği aşikar idi.

Dreyfus seçilmiş bir kurbandı. Soruşturma esnasında tüm iddialar boşa çıkmıştı ama karar yukardan verildiğinden sahte deliller uydurulmaya devam edildi. İlk zamanlar bir kaç akil kişi Dreyfus’un suçsuz olduğunu bu cadı avının Fransız değerlerini kökünden sarsacağını belirtse de  hükümet, parlamento ve milliyetçi kanat kelle istemekte idi.

Mahkeme başladığında tanıklardan birisi Savunma Bakanı General Mercier’dir. Davanın seyrini değiştirir çünkü sahte bir mektup hazırlayarak yalnızca mahkeme başkanı ve üyelerinin okumaları kaydı ile heyete teslim eder. Bu hareketi ile kendi ordusunda şerefli bir subaya kumpas kurdu ve iftira attı. Hulusi Akar’a örnek teşkil etmiş midir bilinmez ama üstüne Fransız İstihbaratında çalışan Hakan Fidan’in (!) personelleri de teker teker kürsüye gelerek şerefleri  üzerine yeminler ederek hainin Dreyfus olduğunu söylerler.

Görülen odur ki tüm imkanlarını seferber eden devlet, yalan deliller üretip, havuz medyası ile algıyı yönetip, kurduğu düzmece Mahkeme ile davanın sonucuna ilişkin kararını zaten önceden belli etmişti. Aslında davada Dreyfus değil bir milletin içinde bir grup yargılanıyor ve cadı avı zemini hazırlanıyor idi.

Nihayet delillerin (!) ışığında üçüncü gününde mahkeme karara varır ve Dreyfus’u müebbet hapse ve rütbelerinin sökülmesine hükmeder. Karar milliyetçileri memnun etmez. Dreyfus ’un muhakkak idamını  istemektedirler. 15 Temmuz sonrasi idam geri gelsin diyenler ve RTE nin gelsin hemen imzalarım demesi gibi. (Oysa o da geriye hukuk işlenmezi biliyor idi ama toplumsal yığınları yönlendiriyordu).

Sonuçta herkesin gözü önünde bir seremoni ile rütbeleri söküldü ve oradan ömur boyu hapis cezası çekmeye Şeytan Adası hapishanesine gönderildi.

Hikayenin bu tarafına kadar olanlar aslında isimleri değiştirsek Türkiye ve 15 Temmuz sürecinin benzeridir. Yolsuzluk ve krizler sonucu gündemi değiştirmek ve kendi suçlarını milliyetçi kılıfıyla saklamak için bir iç düşman belirtme isteği, bunda eğitimde ve ticarette başarı elde etmiş bir topluluğu medya eliyle fişleme, devlet eliyle, uydurma belgelerle, uyduruk mahkemelerle, yalancı şahitlerle yargılama ve onurumu ayaklar altına alıp, linç edilmesi için toplum önüne atma (orta yerde rütbeleri sökme gibi).

Ama buradan sonrası belki de aydın kişiler için geçerli. Emile Zola  tek başına bu haksız duruma meydan okur. Bunun neticesinde tehdit edilir, baskılara uğrar, tabiri caizse Paralel ilan edilir, buna rağmen Cumhurbaşkanına kadar ulaşır ve tarihte “İtham Ediyorum adlı meşhur mektubu ile bu hukuksuzluğa meydan okur.

 Zola, hükümete hakaretten, ağır para cezasına ardından da hapis cezasına çarptırılır. Sonrasında tüm servetine de el konulur.

Dava çığırından çıkmış, bir cadı avına dönüşmüştür. Dreyfus ile beraber listelenen kişilerin mallarına el konur veya Kayyumlar atanır.

Baskılardan sonra Dreyfus taraftarları çareyi İngiltere’ye iltica etmekte bulur. Meriç ve Egenin soğuk sularının o zamanki adı belki de Manş Denizi’dir.

Adalet topaldır, ağır yürür fakat gideceği yere er geç varır. Mücadele eden bir avuç inanmış adalet peşinde sürgün olan şahsiyet sayesinde dava ilerde tekrar görülür. Sonunda adil mahkemeler Dreyfus Davası’nı yeniden görür ve olayın baştan sona yanlış anlaşılmalar ve komplolarla dolu bir kumpas olduğu ortaya çıkartılır.  Dosya ve ifadeler ile gerçek suçlular, kumpas yapanlar tek tek tespit edilir. Dreyfus, önce Hükümet Affı ile serbest bırakılır ardından rütbeleri söküldüğü meydanda iade edilerek Binbaşılığa yükseltilir.

Dreyfus Davası ya da kumpasının başı bildiğimiz yaşadığımız hatıralarda var. Ama Emile Zola’ların yokluğu hissediliyor. İnanıyorum ki bir avuç sürgündeki inanan hukukçunun mücadelesi sonunda Günümüz Dreyfus Davasında tüm hakikatler  ortaya çıkacak ve tarihte aynı şekilde, aynı meydanda rütbeler, haklar iade edilecektir. Tarih tekerrürden ibarettir.

Bu Yazılarıda Okuyabilirisiniz

KAĞITTAN KAPLAN YARGIMIZ

KAĞITTAN KAPLAN YARGIMIZ

Sivas Sulh Ceza Hâkimliği’nin tutukluluk  halimin devamına dair kararı ile HSYK tarafından verilen benim de ismimin yer aldığı 2847 hâkim ve…
HÜCREMİN MAZGALLARI

HÜCREMİN MAZGALLARI

(Bu yazı 15.1.2017 tarihinde, Silivri cezaevinde tutsaklığım sırasında kaleme alındı)   Dış dünyanın görünen tek yüzü olan gökyüzünü seyrederken bile özgür…
REALİST-İDEALİST HUKUKÇU

REALİST-İDEALİST HUKUKÇU

Her hukukçu teorik olarak hakkın ne olduğunu, adaletin nasıl tesis edileceğini bilir. Bilmekle kalmaz, bu amaca ulaşmak için çaba sarf edeceğini,…
Kafka’nın Dava Romanı Türkiye’de mi Yazıldı!

Kafka’nın Dava Romanı Türkiye’de mi Yazıldı!

“Bu filmdeki tüm karakterlerin ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.” diye başlayan filmleri bilirsiniz. Ben bunu…

1 Comments

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir