28 ŞUBAT DAVASI GÖLGESİNDE „ADALET“

28 ŞUBAT DAVASI GÖLGESİNDE „ADALET“

[ad_1]

Bazı emekli askerlerin yargılandıkları 28 Şubat davası uzun bir yargılama sürecinden sonra Yargıtay tarafından karara bağlandı. Asker sanıkların bir kısmı hakkında hükmün kesinleşmesi nedeniyle mer’i hukuka göre yakalama emri infaz edilince tartışmalar başladı.

Tartışmalar iki ana fikir etrafında dönüyor.

Birinci grup; adil bir yargılama yapılmadığını, 80 yaş ya da üstü insanların tutuklanmasının vicdanları rahatsız ettiğini söylüyor. Sadece bu genel karşı duruş değil, -mahkum edilen sanıklar ve müdafileri dahil- bu düşüncede olanlar ayrıca; iddianameyi yazan savcının örgüt üyesi olduğunu, başka davalardan mahkum edildiğini, aslında bu davada da tıpkı diğer davalar (kozmik oda davası kastediliyor) gibi devlet sırlarının ifşa edildiğini, belgelerin tahrif edildiğini, dolayısıyla böyle bir savcının iddianamesine dayalı bir davanın kökten hükümsüz olduğunu iddia ediyorlar.

Başka bir grup ise iki temel gerekçe etrafında birleşiyor. İlki; 28 şubatın bir darbe olduğu, buna bağlı olarak verilen mahkumiyetin de tutukluluğun da normal olduğu fikridir. İkincisi ise; günümüzde özellikle cemaat mensubiyeti ve kürt siyasetiyle ilgili davalarda çok daha vahim adaletsizlikler olduğu halde ses çıkarmayanların emekli askerler için ağladığını söylüyorlar. Örnek olarak, mal varlıklarına el konulmadığını, işkenceye maruz bırakılmadıklarını, haklarında yeterince delil bulunduğu ve müebbet hapis cezası aldıkları halde haklarındaki hüküm kesinleşene kadar tutuklu yargılanmadıklarını, oldukça esnek bir yargılama süreci yaşadıklarını söylüyorlar.

İçinde bulunulan koşullar, sahip olunan fikri arka plana göre bu argümanların bir veya bir kaçına sahip olunabilir ve her biri için de gerekçeler ileri sürülebilir. Her bir fikir sahibi de aslında „Adalet“ ekseninde düşündüğünü söylüyor. Bu düşüncelerden birini, bu güne kadar süregelen alışkanlıklarla tartışmaya devam edecek olursak insanlık için de, adaletin kendisi için de değişen hiç bir şey olmayacak. Sonuçta birisi kazanacak, diğeri kaybedecek. Kazanan, kaybedene ağır haksızlıklar yapacak ve bu böyle sürüp gidecek.

28 Şubat gibi bir dava üzerinden adeta bir adalet anlayışı, ceza muhakemesi bağlamında „adil yargılanma  hakkı“ sınavından geçiyoruz.

Yukarıda yer alan iki görüş çerçevesinde her bir argümanı benimsemek ve kuvvetle gerekçelendirmek mümkündür. „Evet 28 Şubat bir darbeydi ve darbeciler yargılanmalıdır“ denilebilir. „Yaşlı insanların hapsedilmesi vicdani değil“ denilebilir. „Mahkum olan askerlere ağlayanlar çok daha vahim hukuksuzluklar karşısında kör ve sağırdırlar“ denilebilir. „Savunmalarında bile kendilerini orada tutan iradeye değil, kendini ifade etme imkanı olmayan bir savcıya yüklenerek kirli rejimin dilini kullanıyorlar“ denilebilir… Eminim ki hukuksuzlukları iliklerine kadar hissetmiş herhangi bir insanın, duyulduğunda söylenecek söz bırakmayacak çok daha etkili ve içten sözleri vardır…

Ancak adalet bambaşka bir şey.

Bir davanın adil olması, sadece mevcut yasalarda suç olarak tanımlanan bir maddeye uygun eylemle suçlananı yargılamak değildir. Önemli olan yargılanırken mahkeme salonlarının adeta bir mücadele alanına dönüşebilecek kadar esnek olmasıdır. Eğer taraflar için eşit koşullar yoksa, her türlü fikir ve delil mahkeme salonunda taraflar ile mahkeme arasında gidip gelmiyorsa, diyalektiğin yolu sonuna kadar açık değilse, dahası bir tarafın psikolojik ya da maddi avantajları gölgesinde yürütülüyora, adil yargılama yapılmıyor demektir. Mahkemeyi oluşturan süjeler adeta birer robot gibi, başkalarının kontrolünde ve gölgesinde, onları temsilen yer alıyorsa orası mahkeme değildir. Gücün verdiği motivasyon adalete götürmez. Yargılananın, suçlananın usulen ve şeklen kendini güvende hissetmediği, hatta sahip olduğu haklar itibariyle daha avantajlı hissetmediği ortam adalet üretmeye elverişli değildir.

Şimdi bu koşullar altında tekrar bakmak lazım. Balyoz davası gibi daha somut delillerin olduğu, daha yakın döneme ait ve anayasal düzen bakımından daha büyük tehlike potansiyeli oluşturan bir dosyada beraat kararı veren bir sistem 28 Şubat davasında neden mahkumiyet kararı veriyor? Açıkça suç işlendiği halde, sırf soruşturmayı yürüten savcıların cemaat aidiyetine atıfla binlerce dosyada beraat kararı verilirken burada neden aynı husus görmezden geliniyor. Hatta bizzat Savcı Mustafa Bilgili’nin karşısına, yapmış olduğu kozmik oda soruşturması devletin sırlarını ifşa, belge uydurma gibi gerekçelerle suçlama olarak çıkartılırken, hemen hemen aynı nitelikteki bu davada iddianamesi neden kıymetlendiriliyor?

Çünkü bu dava, günümüz Türkiyesini idare eden güç odaklarından birinin emniyet subabı olarak tuttuğu bir davaydı. Amaç adalet değil, bugün iş tuttuğu kesimin olası bir oyun bozanlığına karşı sopa olarak kenarda tuttuğu bir davaydı. Bunu yaparken de 28 Şubat sürecinden kalan yapay kinlerini yeniden canlandırmak ve destekçilerini konsolide etmek suretiyle  ikinci bir avantaja ulaşacaklarını hesaplamışlardır. Bu nedenle 28 Şubat adıyla anılan davayı, verilen kararın niteliğinden çok, o karara götüren motivasyonla değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak; adalet ve adil yargılanma başka, mahkemelerin vekalet savaşı vermesi başkadır. Birincisinde bazen yanlış karar verilse bile yargılama adil olabilirken, ikincisinde karar ne olursa olsun yargılamanın adil olmasından bahsedilemez.

Bugünün gerçek mağdurları adil yargılanmanın önemini iliklerine kadar hissetmezlerse, mağduriyetlerine ilaveten karnelerine Türkiye’nin diğer kesimleri gibi „kendine demokrat“ ya da „kendine müslüman“ notu haricinde bir şey yazdıramazlar.

Adalet mevhumunun öneminin idrakinde olmak, hak aramaya engel değil, aksine hak arama motivasyonunu artıran bir şeydir. Hakikatleri gerçek mahkeme salonlarında herkesin yüzüne çarpa çarpa savunmanın verdiği haz alındığında, adil yargılamanın önemini herkes takdir edecektir.

[ad_2]

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir