• Eylül 27, 2022
  • 1 Comment

YARGININ BEDELLİ DON KİŞOTLUĞUNDAN HÜRRİYET UĞRUNA ÇIKILAN SÜRGÜN YOLCULUĞUNA..

YARGININ BEDELLİ DON KİŞOTLUĞUNDAN HÜRRİYET UĞRUNA ÇIKILAN SÜRGÜN YOLCULUĞUNA..

1990’ların başında Hukuk Fakültesine başladığım yıllarda ülkedeki yargıcın maaş olarak rakamsal değeri katiple eşitken anayasal üç erkten biri olmasına karşın kurumsal itibari kıymeti ise uzman çavuş seviyesindeydi. Uzman çavuş diye askeri alandaki rütbeyle kıyaslama yapmamdaki maksadı, doksanların faili meçhuller yılları olması ve ülkedeki anti demokratik idarenin silahlı kuvvet görünümlü askeri bir derin yapıya ait olduğunu hatırlayanlar pekala anlayacaktır. Yargıç, “sizi burada tutan güç” tarafından biri terörist ilan edildiğinde tutuklanmasını, linç edilmesini, yetmiyorsa paramiliter kuvvetlerce ortadan kaldırılmasını acı acı izleyen ve kendisine vazife düştüğünde “devletin ali menfaatleri öyle istediği” için hukukilik, yasallık denetimi yapmadan talep üzere karar vermek zorunda kalan bir “memur”du! Bunun dışında nüfus, tapu, aile, veraset, miras gibi adiyattan işleri bitirmede gösterdiği “üstün(!)” başarıyla terfi ediyor, adliyelerde hakim-savcılık oynayarak aralarında anayasal üç kuvvetten biri olduğu masalları anlatıyorlardı! Bu arada o yıllarda Adalet Bakanı da yargıya 3000 solcu-kemalist hakim-savcı almakla övünüyordu! İllegal muktedirlerin kılına dokunan yoktu! Ülkede beyaz Türkler ve “zenci” çoğunluk arasında devletin yüksek güvenlikli sektörlerine kabul edilme, orada kritik makamlara gelme bakımından beyaz türkler lehine pozitif ayrımcılık vardı. Türkan Saylan’ın “biz üstünüz, biz cumhuriyetin sahibiyiz, biz emrederiz siz uyarsınız” dediği beyaz Türkler, askeri, mülki, adli, hariciye sektörlerinde neredeyse çaycılığı bile “zenci çoğunluğun” evladına bırakmıyordu. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbeci yönetimlerinde binlerce insan yargı eliyle asıldığı, hapislerde çürütüldüğü, haksız yere işinden atıldığı, sırf 90 yıllarda 17 bin faili meçhul olduğu halde kendini muktedir bir erk sanan hakim-savcılar ülkenin hukuk devleti olduğu iddiasına hizmet ettiklerini savunabiliyor ya da gerçeği bildikleri halde “ben mi kurtarıcam vatanı” bencilliğiyle sindirim-dolaşım-boşaltım canlı formunda yaşamaya devam ediyorlardı. Ülke, tam bir kifayetsiz muhterisler ülkesi idi! Dağdaki çoban bile esasında neyin ne olduğunu, seçimle iktidar değişir görünse de gerçek muktedirin kim olduğunu biliyor, sadece tecahülü arif yapıyordu, kendi küçük selameti için!

Doğu cephesinde manzara bu iken ve siyasal İslamcısından, solcusuna her aklı başında insan bu durumu eleştirmesine rağmen izalesi için bir şey yapmazken, 2003 Martında Balyoz darbe planı ortaya çıktığında ve bununla ne hedeflendiği özgür basında ifşa olduğunda ilk kez darbecinin yanında olmayan, suçunun duyurulması için haber yapabilen medya organları ortaya çıkınca çamura saplanmış demokrasi tekerleğinde tümsekten çıkma temayülü görüldü. Hakimliği, sokaktaki güçsüz adamın hapse girip çıkması, güçlü olanın yargısal düzence kurulan zayıf ağları delip geçtiği bir tiyatral müsamere olmaktan öte anlayanlar için bir şimşek çakmıştı. Evet, Hakimlik, ne İstanbul’a hukuk hakimi olarak “kapağı atıp” akabinde emeklilik için güçlü bir şirkette avukatlık pozisyonu kapmak isteyen oportünist yargıçların gösterdiği gibi al-ver ticareti idi, ne ankara bürokrasisindeki ayak oyunlarını iyi öğrenerek günlük kime köpeklik yapacağını gözüne kestirip bakanlık ya da yüksek mahkeme basamaklarında yükselme ve karakterde zemine paralel alçak sürünme siyaset oyunu, ne de “ne sağcıyım ne solcu orta yolcuyum orta yolcu” ucuzluğu ile yargısal hiçbir konuda(eski esaslı kadastro dosyalarında bile) insiyatif alıp çözüme odaklanmaktan kaçınarak yegane gayenin “sürüngenler” gibi yaşayıp “korkak bir tavuk” gibi emekliliğe postu atmaktı! Baki kalan bu kubbede hoş ve adil bir sada bırakmaktı! Yüzyıllardır suya sabuna dokunmadan yaşayanların ülkesinde elitler ve ezikler diye tabaka oluştuysa bunda sorumluluk almayan, adil hükmetmeyen savcı-hakimlerin rolü inkar edilemezdi!

 İşte bu ahval ve şerait içinde 2006 yılında, “sadece inandığı değerlere olan borcundan başka bir minnettarlık ve meftunluk duymamanın” verdiği gönül ferahlığı ile vira bismillah deyip iki yüz yıldır dokunulmayan sinir uçlarına dokunmaya başladı kimi cesur hakim-savcılar!   Bu cesareti ne güvendikleri babadan kalma sermayeden, ne işçi-memur olan anne-babalarının olmayan nüfuzundan ne de tarafsız/bağımsızlıklarına gölge düşmesin diye kaçındıkları siyasi destekten alıyorlardı!  Yalnız ve sadece “bir saat adaletle hükmetmek 60 sene nafile ibadetten hayırlıdır” sözünün teşvik edici ve “Hakimler  üçe ayrılır: İkisi cehennemde, biri cennettedir. Hakkı bilen ve onunla hükmeden hakim cennettedir” sözünün tehdit edici akıbetinden! Böylece bu yolda katıklarının “yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan” olduğunu bilerek ve isteyerek yalın kılıç iki asırlık muhkem kalelere savaş açmışlardı! Az çok neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Kandan irinden deryalarda boğulma, dara düşme, hapsedilme, evladu ıyalinden olma, sürgünlere düşme kuvvetli ihtimali bütün gerçekliği ile yüzlerine çarpılıyordu! “Ya göle ha harmana” deyip atlamışlardı hendeğe! Belki gençlik cesareti, belki geçmiş hikayelerin şavkında tüllenen yaşama öykünme arzusu! Belki de her devrimin ilk neslinin “aydınlığa yürüme yolunda palet olduğuna” dair kadim bilgi ile “o palet ben olurum” biçimindeki fedakarlık tercihi!

İlk Ergenekon/Balyoz gözaltı kararı verenlere dönemin İstanbul Başsavcısı Aykut Cengin Engin’in “oğlum, siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz, size kan kustururlar, kimlerle uğraştığınızın farkında mısınız” diye şaşkınlığını ve tehditle karışık uyarılarını bilenler aslında neye/kime savaş açtıklarının farkındaydı! Ergenekon/Balyoz/Poyrazköy/Casusluk soruşturma ve davalarıyla uğraşanların, duruşma aralarındaki çay muhabbetlerinde “hapse düştüklerinde kimin meydancı kimin ağa” olduğu şakaları yapılıyordu! Zira her duruşmada Celal Ülgen, Hüseyin Ersöz gibi derinlerin sözcülerinin kendilerine gösterdikleri “kırk katır, kırk satır” tercihi önlerinde duruyordu! “Hapislerde sürüneceksiniz, yediden yetmişe hiçbirinize acımayacağız” intikam yeminleriyle yankılanan duruşma salonlarının viral tazyikini bertaraf etmenin yolu ya vazgeçmek ya da meseleyi şakaya vurup eğlenir görünmekti! Ne var ki karşısınızdaki gücün hiç espri yapar hali yoktu. Bu şakaları yapanların ellerine iki de bir farklı postanelerden isimsiz/imzasız yollanan mektuplarda “bu soruşturma/davayla uğraşmaya devam ederse ailesi, kendisinin kıllete/zillete/illete düşeceği” tarihten örnek verilerek anlatılıyordu!”(Bu mektuplardan biri de bu satırların yazarına gelmişti. Muhtemelen zamanaşımı dolduğundan faili meçhul olan bu dosya için takipsizlik verilmiştir.) Bir başkasının lojmanın yanına kurşun düşüyor, diğerinin aracı sıkıştırılıyor, ötekisinin arabasının yolda freni patladığı için ölüm tehlikesi geçiriyordu! Hatta 2013 yılının KCK davalarındaki avukat dahi “biz devletle anlaştık, siz kendinizi düşünün, kürsüden inip hapse düşeceksiniz” diye tarih veriyordu! Hayatın konforu, kendilerine sunulan milyon dolarlık rüşvet teklifleri düşünüldüğünde deli olmak gerekirdi bu tehditlere, her an hapse düşme riskinin dağ gibi önünde durmasına rağmen bu davalara devamda ısrar etmeye! Maddi kazanç sıfır, fiziki ve psikolojik kayıp büyüktü! Serdengeçti olanlar hep derya içre olup deryanın büyüklüğünün farkında değildiler galiba. Zannediliyordu ki “içerideki virüsler” temizlenince hastalık yok edilecek. Oysa “kötücül virüs üreten labaratuvar”lar dışarıda idi. O kötülük merkezi de kurucusu olduğu düzenin göz göre göre, birkaç “haddini bilmeyen(!)” hakim/savcı tarafından yok edilmesine ses çıkarmamazlık edemezdi.

İnşası ile imparatorluğu namerde muhtaç duruma düşüren Dolmabahçe,  ağır misafirlerinden birini daha soğuk mermerlerin nabzında yankılanan hain plana ait seslerle ağırlıyordu! Büyük’lüğü koltuğunun altında sakladığı dosyadaki caydırıcı donelerden gelen Yaşar, hayata aldatmak üzerine gelmiş bir canlıyı ikna etmek için çok zorlanmadı! Her ikisinin de yurtta/cihanda dostları, ellerindeki kozları, yavaş yavaş rayından çıkan vizyonist şeffaflık/yolsuzluk pozları onları bu ittifaka mecbur ediyordu!

İş bu “şer ittifakının” icrasısı için kartlar yeniden karılınca ondan kelli hiçbir şey eskisi gibi olmadı! Her şey toz bulutu haline geldi. Boy boylandı, soy soylandı. 2010 sonrası “biri bizi gözetliyor” radarları açıldı! Masumiyetin kalelerine girilmiş, tersaneleri zaptedilmiş, yönetim kademesinden devşirilen elemanlarla “yok edilmesi”ne karar verilenler için kategorik oluşumlar için tuzaklar kurulur olmuştu! Bu gerilim içinde “ya herro ya merro” veya “ya siyahsın ya beyaz, grilik yok” denilen fitil 17/25’te ateşlendi! Talutun yanında olanların geçeceği nehir önlerine çıkmıştı. Ya içip savaşamayacak hale gelecekler ya içmeyip biraz zahmetle yola devam edeceklerdi! Suyu içmeyenler, masumiyetleri hasetçi yakınlarınca bile teslim edilmiş olsa da, bir şafaktan bir şafağa, bir akşamdan bir akşama sürgün yollarına düştüler. Kasırga öncesi bir savrulma hali. Sonra, “büyük birader” geldi bir “ak kuş kanadı” ile revan “Allahın lütfu(!) ufukta belurdi heman”! Tapınak şürekasının temmuz planı “öz vatanında garipsin öz yurdunda parya” deyişine uygun hikayelerin cehennemi ateşini harlamıştı! Arzda çıkan bu ateş, kahir ekseriyet için sürpriz olsa da Ergenekon ve türevi davalarla uğraşanlar için şaşırtıcı bişey yoktu! Dün şakası yapılan bugün başa gelmişti. Zira herşey “plana uygundu”! 2003’ten bu yana 13 yıl, “olmaması için çabalanan” şey olmuş, “7 den 70’e tepeleyeceğiz, hiçbirine acımayacağız, İsrail örneğindeki gibi yapacağız, büyük intikam alacağız” diyenler iktidar olmuş, masumlardan intikamlarını alıyordu! Kimi Farisi, kimi İngiliz kimi Rus, kimi bilmem ne bela! İşkencehanelerde yaşanan “hani tauna da züldür bu rezil istila”! Moğollar, en son 1402 de olduğu gibi bir kez daha Türklerin tarih sahnesine çıkmasını engellemiş yecuc mecuc kavmi olmuştu! Yakıyor, yıkıyor, feryat figan dinlemiyor, çadır adetinden gelme ilkel alışkanlıkla “habire yağmalıyordu”! Su akarkan dolduran memur, hakim, kaymakam, vali, politikacı da düzenin köpeği olmayı “küçük bir bedel” sayıyordu!  Acıtıcı olansa dosttan gelen şarapnel sözleriydi. “Küçük bedel ödeyen düzenin finolarınca” doğal ikametgah olan hapse gönderilince duyulanlar da paralize edebiliyordu! Mesela; kimi yargı mensubu arkadaş şunu diyebiliyordu “ben o dosyalarda(Ergenekon-balyoz-casusluk) görevli değildim ki, niye içeri attılar, o işle uğraşanlara baksınlar, benim suçum yok”! Düşmanın hançer yarasındansa dostun gül dikeninin yol açtığı hasarın büyüklüğü! Sonra bununla yetinmeyen bazı meslektaşlar da “siz de amma kastınız, Ergenekon diye bişey yoktu” dikenleriyle yarayı kanatmayı sürdürüyorlardı! Ne diyordu büyük düşünür “hepimiiiz hakimsek bu gözaltı ne diye, bir delil yok iken tevkif edildin ne demeye”!

Garibim Akif haklıydı:

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Temmuzun kavurucu sıcağından nasibini birkaç yıl ile aldıktan sonra bir “sabah dörtte” düşüldü sürgün yollarına. Suyu arayan adamdık artık! Özgürlük, su bulununca erilecek bir ödüldü! Suyu bulma yolculuğu tehlikelerle doluydu. Atılan her adımın arkasında kırk yıllık bir yaşanmışlık bırakılıyordu. Sanki bir dağın sırtında dağ varmış gibi ağır atılıyordu adımlar. Siz yürüyordunuz da adeta bütün memleket yürüyordu arkanızdan. Ta ki suyun başına gelene kadar..

”Suyu Arayan Adam Olmak” kolay değildi. Su bulunmuştu. Arkada bırakmakta zorlanılan geçmişin ateşi, nehrin soğukluğunda erimişti. Hürriyet, ah hürriyet ne pahalı şeysin sen! Sonra.. 6 yıldır uyunulan en dingin uyku.. gurbet akşamlarında “ardına bakmadan yollara düşen” kara sevdalılarla buluşmanın güven verici yaşam deneyimi..

Şimdilerde, ülkenin geçmişteki sürgün garibanlarından Ahmet Kaya’nın “Ağlama, bu günler gelirde geçer babam/Ağlama, bu dertler elbet biter babam/Ocaksız köylerimde, dumanlar tüter elbet” türkülerini söyleyenlerin arasında yargı eliyle yargısız infaz edildiği ülkesinin adil hukuk düzenine döneceği günler bekleniyor! Belki yarın, belki yarından da yakın gelecek için!

 

 

 

 

Bu Yazılarıda Okuyabilirisiniz

Askeri Casusluk mu? Kritik Projeleri Pazarlama Şubesi mi?

Askeri Casusluk mu? Kritik Projeleri Pazarlama Şubesi mi?

5 Kasım 2022 tarihli yazımda, “Türkiye Devletinin çok önemli kurumlarının içine yuvalanarak, o kurumlardaki çok gizli ve gizli belgeleri ele geçirip…
Akrebin Kıskacındaki Yargı:  “Teklif ve Karar”

Akrebin Kıskacındaki Yargı: “Teklif ve Karar”

Odasının önüne geldiğinde, kendisini bekleyen genç kâtip “imzalamanız gereken müzekkereleri getirdim efendim” dedi. Cumhuriyet Savcısı Serdar, yüz kızartıcı bir suç işlemiş…
SOYKIRIM HAVUZU

SOYKIRIM HAVUZU

SOYKIRIM HAVUZU Erdoğan Rejiminin sistematik suçlarından birisi de toplumun bir kesimine karşı soykırım amaçlı oluşturulan “Veri Havuzu”dur. “FETÖ Havuzu” denilen ve…
Rejimin Militan Yargısından Kesitler (2)

Rejimin Militan Yargısından Kesitler (2)

Filozof Platon (Eflatun) “Adaletsizliğin en büyüğü, adil olmayıp adil gibi görünmektir” demiştir. Rejimin militan yargı mensupları adil olmadıkları gibi adilmiş gibi…

1 Comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir