Yağmurlu Bir Gün (Aklıma Gelenler-3)

2
214

Nusret Onur AKPEK          

Gayet normal başlayan bir akşamın gecesinde nezarethanedeyim. Hatırladığım kadarıyla bende uyunan ilk duygunun ciddiyetsizlik olduğunu söyleyebilirim. Yaşanan olayı ciddiye almama ya da alamama hali yakaladı önce beni. Başıma gelenler komik geliyordu bana. Gülesim vardı. Bu biraz da olaya herhangi bir anlam veremememden kaynaklıydı belki de.

Olay sebep sonuç ilişkisinden kopuk ve tuhaf bir şekilde seyrediyordu. Her gün sinekkaydı tıraşı ve yıllardır giyele giyele üzerine yapışan takım elbisesi ile arzı endam eden ben, bugün bir farklı görünüyordum. Sanki üzerimde birdenbire bir palyaço kostümü bulmuş gibiydim. Evet, evet! Bu “yaman çelişki” ancak böyle izah edilebilir. Sinekkaydı tıraşımın yerine abartılı ve rengârenk bir makyaj; takım elbisemin yerine de bir palyaço kostümü vardı bende. Bu kostüm neden üzerimdeydi, neden böyle bir makyaj? Hiçbir fikrim yoktu ama, üzerimde komik duruyordu. Gülümsüyordum. Fakat bunu sadece ben fark ediyor olacağım ki, bu halim sadece bana gülünç geliyordu. Örneğin polis memurları, bende az önce cinayet işlemiş ve maktulden sıçrayan kanlarla elbisesinde suça ait izler bulunan bir katil görüyorlardı. Onlar gayet ciddi görünüyorlardı.

Bendeki ciddiyetsizlik halinin bir başka nedeni ise o zaman halen safça yargıya olan güvenimin devam etmesiydi. Daha açık yazmak gerekirse, ortamlarda haktan hukuktan söz açılınca mangalda kül bırakmayan meslektaşlarım beni yanıltmıştı aslında. Onlara olan güvenim beni ciddiyetsizleştiriyordu. Nasıl olsa onlar göz göre, ortada hiçbir şey yokken bizi mağdur edecek değildi. Her gün birlikte çay kahve içtiğimiz, yemekhanede yemek yediğimiz, karşılıklı ziyaretlerde bulunduğumuz bu hâkimler ve savcılar bir adaletsizliğin gerçekleşmesine izin vermezlerdi, diye düşündüm. Ne bileyim, en azından halı sahada fena oynamıyorlardı. Palandöken’de iyi de kayak yapıyorlardı. Erzurum’da nerde, ne yenir konusuna da hâkimlerdi. Mutlaka mesleklerine de hâkim olmalıydılar.

Nezaretin ilk gününde beni saran bu ciddiyetsizlik, biraz da koğuş arkadaşlarımın etkisi ile yerini endişeye bırakmaya başladı. Kafamı karıştırdılar yani. Ben ne güzel, ifademi verdikten sonra evin yolunu tutarım, diyordum. Ah! Ne safmışım. Ya meslektaşlarım gerçekten dosyadaki delil durumuna değil de, dışardaki havaya, siyasilerin ağzına bakarlarsa! Neyse yine de şimdilik evrene pozitif enerji yaymalı, olumlu düşünmeliydim. Düşünmeliydim ama karamsarlık da bazen kara bulutlar gibi üzerime çöküyordu.

Benimle birlikte gözaltına alınan meslektaşlarımla birlikte nezarethanede üç gece kaldık. Sabahında emniyette ifadelerimiz alınmadan doğrudan adliyeye sevk edilecektik. Emniyetin önünde bizi bekleyen transporter tipi araçlara bindirildik. Bencillik yaparak, çocukluğumdan beri gelen deneyimim ile kendimi cam kenarına attım. Etrafta bizleri bekleyen eşlerimiz (benim eşim değil tabi, onu biraz daha önce adliyeye götürmüşler), ailelerimiz, dostlarımız vardı. Herkes bir yakını ile göz göze gelmeye çalışıyor, bir el sallayışlarına karşılık vermek istiyordu. Ağlayanlar vardı, gülenler vardı. Onlar bize, biz onlara bir şekilde iyi olduğumuzu ifade etmeye çalışıyorduk. Aracın pencere camının iki üç parmak genişliğindeki aradan “iyiyiz” diye sesleniyorduk, sesimiz yettiğince. Sesimizin yetmediği yerde işaret diliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyorduk. Her iki tarafta birbirini iyi olduklarına ikna etmeye çalışıyordu. Annemi, babamı gördüm. Annem kucağında 10 aylık bebeğimi, torununu tutuyordu ve bana gösteriyordu. Nezaretin ilerleyen günlerinde, eşimden bebeği alıp anneme vermişler. Ben cam kenarında vaktimi doldurmuştum. Cam kenarını daha fazla işgal etmemin yanımda oturan gözaltındaki diğer meslektaşlara haksızlık olacağını düşünerek, yanımdakine yer verdim.  

İşte o an bir yağmur yağdı ama ne yağmur! Bir Temmuz günü, bu yağmuru, hele böylesi şiddetli bir yağmuru kimse beklemiyordu. Kimse de şemsiye yoktu. Bizlere yapılan bu haksızlığa gök ağlıyordu diyesim var ama abartmayayım şimdi. Aracın içinden yakınlarımıza “gidin, ıslanmayın, beklemeyin” diyorduk. Onlar bizleri dinlemiyor, yağmura aldırış etmeden bekliyorlardı. Gözaltındaki yakınlarını yalnız bırakmayan yakınlarımızın bu onurlu duruşuna kadar, ben gözyaşlarımı gözaltına almış, güçlü görünme niyetiyle, gözyaşlarımın dışarı çıkmasına izin vermemiştim. Ama artık gözyaşlarımı tutamıyordum. Onlar yağmurda ıslanırken, ben de firar eden gözyaşlarımla ıslanıyordum. Açık görüşlerde kız çocuklarının mahpus babalarından görüş sonunda ayrılırken hüngür hüngür ağlamalarından ve attıkları çığlıklarından sonra, geride bıraktığım bu döneme ait bende en derin izler bırakan an bu andı. Yağmur altında sırılsıklam kalan ve yakınlarına bir an önce kavuşmak için dudakları dualarla kıpır kıpır olan ailelere ait o kare…

Derler ki, yağmur yağarken yapılan dualar kabul olurmuş. Yağmur yağarken ben de dua ettim. O an adliyede olan eşim ve o an karşımda yağmur altında bekleyen annem de dua etmiş. Sonra bu anları aramızda konuştuğumuzda şunu öğrendim: Üçümüzün de ortak duası, eşimin tutuklanmaması olmuş. Annem demiş ki, “Allah’ım, bizim oğlan tutuklansa da, en azından kızımı(gelinimi) bize bağışla”. Eşim demiş ki, “birimiz tutuklanacaksak, o eşim olsun, o daha dayanıklı, çocuklara ben daha iyi bakarım”. Ben de, “Allah’ım bu işin sonunda tutukluluk varsa, ben tutuklanayım. Eşim kalsın” dedim. Peki, ne mi oldu? Tabi ki yağmur yağarken yapılan dualar kabul oldu. Niye o dualarda, sonsuz hazineleri olan ve ummadık yerlerden ummadık kapılar açan Yüce Rabbimizden azı talep ettik, bilmiyorum. Acemilik mi dersin, panik hali mi? Oldu işte bir kere! O yağmuru kaçırmayacaktık.       

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here