İnadına Gülümse

3
2400

Kaç gündür bu yazıya başlamaya çalışıyorum, lakin onca insanın neler hissettiğini de yansıtacak oluşunun ağırlığından mı, yoksa bir anda yaşamak zorunda kaldığımız birçok duygunun yükünü taşıyabilecek kelimeleri bulmanın zorluğundan mı bilemedim, başlamak zaman aldı.

Hayat denen hengamenin her anı elbette gül gülistan değil, yaşam sınavından geçerken birçok zorluğu göğüslüyor insanoğlu; bu süreci de sınavın terleten sorularından biri olarak görüyorum, koca bir ömrün içerisinde henüz kaç zaman daha süreceğini bilemediğim bir kesit; şu an, içerisinde yaşarken karanlık, kötü, acıtıcı görünüyor; tıpkı büyük bir yap-bozun bir anlam yükleyemediğin, bir yere uyduramadığın, şekilsiz, karanlık, ama o olmadan tamamlayamayacağın ve bütünündeki güzelliği göremeyeceğin bir parçası gibi. Henüz resmi tamamlayamadığımdan halen başıma gelenleri anlamlandıramasam da neler hissettiğimi dilim döndüğünce kaleme akıtmaya çalışacağım.

Lakin söze nerden başlayacağımı bilemiyorum. Galiba en iyisi o uğursuz geceden başlamak.

O gün kızlarımla tatil planlaması yapmış ve konaklayacağımız yerin ödemesini de göndermiş, bir tatlı heyecan içerisindeydim ki, büyük kızım arayıp “ anne haberlere baktın mı bişeyler oluyor” dediği için televizyonu açtığımda; bir gün sonra, teşebbüs ettiğimden bahisle, hakimlik teminatı, dokunulmazlık vs, şimdi kitaplarda kalan ve hiç bir anlam ifade etmeyen tüm yasal düzenlemeler çiğnenmek suretiyle açığa ve gözaltına alınmama sebep olacak vahim olaylardan haberdar oldum. Ülkeme bişeyler oluyor, birileri kötü bişeyler yapıyor diye ağlayıp dualar ederken; bir gün sonra bunun sorumlularından biri diye nitelendirileceğim aklımın ucundan geçmemişti.

O yaz kararnamesinde beklemediğim bir şekilde İstanbul Anadolu hakimliğine  atanmıştım, mehil müddetim 18 Temmuz’da sona eriyordu ve ben o gün gidip yeni görev yerimde başlayacaktım. 16 Temmuz günü yaklaşık 2800 hakim savcının açığa alındığı haber kanallarında sürekli geçiyordu, kimdi ki bunlar, bir liste vardı ama nerdeydi, yayınlanmıyordu da, derken halen meslekte olan bir arkadaşın ulaştığı listeden benim de açığa alındığımı, hakkımda gözaltı kararı olduğunu öğrendim. Şaşkındım, bu işte bir yanlışlık vardı, bu yanlışlık anlaşılana kadar üç kız evladım ne yapacaktı ki bir başlarına; en azından onları bir müddet idare edecek erzaklarını falan alaydım ki ev marketlere uzak, yokluğumda alışveriş yapamazlar belki diye düşünerek markete gittim. Döndüğümde lojmana zırhlı araçlar, koca koca tüfeklerle yığınla polis gelmiş; azılı eli kanlı teröristmişiz gibi tüm blokları tutmuşlar, market poşetleri ile evime yürüyorum ama beni durduran soran da yok,  kimileri perdenin ucunu aralamış izliyor, o izleyenlerin sonradan “yazık çocuklara erzak almış” diye konuştuklarını da duyacakmışım meğer, ama sadece izledikleri için kırgınlığım geçer mi bilmem. Evdeyim, kapının çalmasını bekliyorum ama kimse gelmiyor, derken sabah oldu; benim bir yanlışım yok ki deyip terörle mücadele şubesine gittim, kendimi tanıttım, bana verilen cevap, bizim listede yoksunuz, İstanbul hakimisiniz işlemleriniz ordan yapılacak, biz burda bir şey yapamayız oldu.  Beni tanımadığım istanbullara göndermeyin müdafiim burda, burda alın diyorum, yok almayız diyorlar. Trajikomik herşey, darbeye teşebbüsle, silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyorum, kendimi aklamak için teslim olamaya gidiyorum, elimi kolumu sallayarak geri evime dönüyorum;

Eve döndüğümde küçük kızımın da ateşinin çıktığını görüyorum, büyük zaten dört gündür hasta, günlerden pazar, yarın İstanbul’a gidip gözaltına gireceğim, mehil müddetim bitmiş, gitmezsem zaten müstafi sayılacağım, çaresi yok o İstanbul’a gidilecek, gidilecek de ne zaman dönülecek, bari başlarındayken çocukları doktora da götüreyim deyip acile gidiyoruz. Nöbetçi hekim şikayetlerin dört gündür devam ettiğini duyunca neden şimdi acile geldiğimize biraz kızıyor galiba ki biraz da sertçe sorunca kendimi tutamayıp “ bak doktor, ben hakimim, hakkımda gözaltı kararı var ve sabah gidip kim bilir ne zaman geleceğim, anladın mı” deyiverdim. Tüm tetkikler yapıldı, ilaçlar alındı, eve gelindi. Kuzularla son gece, tamam büyüdüler ama hala çocuklarım işte, ben yokken naparlar ki, bir anne üç canparesini önce Allah’a, sonra birbirine emanet edip nasıl gider ki; o gece onlara bir mektup yazdım, ben yokken hayatı daha kolay nasıl sürdürebileceklerine ilişkin ayrıntıları anlattım, onlara bağırdığım zamanlar için özür diledim, birbirlerine ne kadar destek olur ve dik dururlarsa o kadar içimin rahat olacağını, onlarla hep gurur duyduğumu yazdım, bu mektup halen durur, ama açıp bakmaya gücümün yetmediği bir tarihi nottur o, o gecenin acılarını bana yeniden yaşatan, ama aynı zamanda soğukkanlı olmayı, niye bu başıma geldi diye dövünmek yerine, bunu en az hasarla nasıl atlatırım bakış açısını da taşıyan, beni anlatan bir not. Ve sabah oldu. Uykusuz bir gecenin uzun bir sabahı, en küçücüğüm, kuzum, onu ablalarına emanet edip gitmek var ucunda, bana da öyle düşkündür ki, sanki herşey normalmiş gibi onu yaz okulunun servisine bindirip ardından gideceğim, sarıldık birbirimize, ikimiz de konuşmuyoruz, sadece kokluyorum, burnumun direğine sinsin iyice,  o sıra resmî bir araç geldi, içinden komşum olan Savcı beylerden biri indi, aramadan geliyormuş bir yerden,  baktı bize, boynunu büktü, gözlerle konuşuyoruz, napıyorsunuz diyor, vedalaşıyoruz diyorum, çaresizim diyor, hoşçakal diyorum, servis geldi, kuzum gitti, artık önce Allah’a, sonra ablalarına emanet, ve ben İstanbul’un, meçhulün yolunu tutuyorum.

Yol gittiğin yer değildir sadece, kendi içine doğru seyahattir aynı zamanda. Yoldayım şimdi ve kendimleyim, iki gün boyunca güçlü durmaya, görünmeye mecbur olan benliğim şimdi bu rolden sıyrılmış vaziyette, kendimle konuşuyorum; neydi şimdi bu olanlar, aklım erdiğinden beri ailem beni vatan sevgisiyle büyütmüştü, öğretmenlerim de iliklerime kadar işlemişti bunu, doğduğum Almanya’dan babam bizi “hepinizin kafası çalışıyor, burda elin almanına hizmet edeceğinize okuyun memlekete faydayız olsun” diyerek getirmişti, rahmetli göremese de hepimiz okumuştuk, nice emekle hakim olmuştum; üstelik işimi de o kadar keyifle ve severek yapıyordum, sadece işimi hakkıyla yapmaya çalışıyordum, kanaatimce yapıyordum da, ki, bu süreçte çalıştığım hemen her yerden, her görüşten birçok avukat arayıp, buraya sizin gibisi gelmedi, halen sizi anıyor ve arıyoruz, ben size her şekilde kefilim demişti. Onca stajyerim olmuştu, birçok genç meslektaşım vardı; hepsine bilgi öğrenilir, önemli olan hâkimlik etiği düşüncesiyle birşeyler öğretmeye örnek olmaya çalışmıştım, not peşinde, terfi peşinde olmayın, sadece son çare diye size başvurmuş vatandaşın müşkülünü halletmeye bakın, gece vicdanınız rahat uyuyun, aldığınız maaşı son kuruşuna kadar hakedini bizzat yaşayarak göstermeye çalışmıştım. Neydi şimdi bu yaşadığım o zaman, bunu hakedecek napmıştım ki, karıncayı incitmekten korkan ben, şimdi nasıl olup da korkunç bir ithamla suçlanıyordum; sonra aklıma Sokrates’in sözü geldi. İftiraya uğrayıp idama mahkûm edildiğinde asılmaya götürülürken eşi “ seni haksız yere öldürüyorlar” diye ağladığında  “haklı yere öldürseler daha mı iyiydi” demiş ya hani, o an o gururu ben de hissettim, şükür ki haksız yere bunlar başıma geliyordu, utanacak hiçbir şeyim yoktu.

Adliyeye ulaştım, başlamak için komisyon kalemine vardım, lakin başlatılmamam yönünde talimat olduğundan bahisle beni başlatmak istemediler; keyfilikler zinciri sürüyordu, yahu ben yokum o zaman, yok birine açığa alınmayı nasıl tebliğ edeceksiniz diyorum, memurlar boynunu büküyor, kim talimatı veren görüşmek istiyorum diyorum, komisyon başkanı, lakin burada yok diyorlar, sonuçta başlamak için geldiğimi, komisyon başkanının talimatıyla başlamamın yapılmadığını ve gereğinin yapılmasını içeren bir dilekçe yazıp polis noktasına, oradan da adliye nezaretine gidiyorum. Parmaklılar ardında iki koğuş dolusu hâkim hanımların arasına katılıyorum; herkes şaşkın, yazılacak kararlarım var, onları kim yazacak diyen, benim gibi yeni tayin gelip yeni ev tutan ve çocuklarını yeni buldukları bakıcıya bırakan, çalıştığı adliyenin nezaretine konan, daha neler neler; polisler de şaşkın, dışarda nasıl bir atmosfer varsa hepimizin çok tehlikeli azılı teröristler olmamız gerektiğini düşünüyorlar ama karşılarında nazik, hanım hanımcık kadınlar, kimsenin teröriste benzer hali yok, trajikomik. Dimdik duruyorum yine, elimden geldiğince kimsenin ağlamasını istemiyorum, çocuklarımız hepimizin zayıf noktası ve bu konu açılırsa herkes dağılır, konuyu hemen değiştiriyorum, kimse o mağrur duruşundan ödün vermemeli çünkü bence, zayıf gözükmemeli, ağlamamalı; ilk üç gün hiç uyumadım, zaten bırakın yatacak yeri, oturacak yer yok, ve uyumaya oturmaya benden daha çok ihtiyacı olanlar var; üç gün bir şekilde geçti, gözaltı süresi dört günü geçemez ya nasılsa, dördüncü gün elbet sorgu yapılacak ve bu belirsizlik bir şekilde sona erecek diye sabrediyorum.

Bu arada ortancamın üniversite sınav sonucu belli oldu, ne yaptı acaba, eminim güzel sonuçları oldu ama çiçeğim sevinebildi mi ki, paylaşmadım ki onunla, yanında değilim ki; üçüncü gününü sonunda müdafim diye biri geldi, Ömer abi, hakkını ödeyemem, hiç tanımıyorum kendisini, Mardin’de bir yıl çalışmıştım, oradaki avukatlar aramış Ömer abiyi, Mardinliymiş kendisi, ne yap et Hâkime hanıma yardımcı ol demişler, üç gündür adliyede yatıp kalkıyorum size ulaşabilmek için, anca bugün gelebildim dedi, o tek başınalığın içinde taaa Mardin’den uzanan o dost elini sırtınızda hissetmek insanın gözlerini dolduran nasıl sıcacık bir duygu bilseniz; Mardin’in en kıdemli avukatı vardı, Hüseyin Bey, veda yemeğimde plaketimi illa o vermek istemiş, hayatımda duyduğum en güzel iltifatı etmişti konuşmasında “hükmeden değil, hüküm veren bir hâkim olduğu için teşekkür ediyorum”. Özellikle onu belirtmişti Ömer Bey, Hüseyin abi beni öldürür sizi burada bırakırsam demişti espri ile. Benim çıkışımdan bir hafta sonra kalp krizi sonucu kaybettik Hüseyin beyi, rahmetle anıyorum; zira insan zor gününde yanında olmayanı unutmadığı gibi, yanında olanı hiç unutmuyor.

Derken dördüncü gün savcılık sorgusu ve ardından sulh ceza mahkemesine sevk; sorguya onar onar giriyoruz, kürsüde tepesinde güneş gözlüğü, gömlek düğmeleri yarıya kadar açık biri var, yıllarca kürsüde ifade almış biri olarak yaptığı işe bakıyorum, kimseyi dinlemiyor bile, katibe dikte ettirmiyor, sözü sürekli kesiyor, ilgisiz şeylerden bahsediyor; belli dinlemeyecek bizi, sonradan onun da rüşvetten tutuklandığı haberi yayıldı basında; sorgu bitti, dosyada sadece hsyk tarafından gönderilen liste ve tutuklanmamızın sağlanmasına dair üst yazı var, kimsenin kimseden delil anlamında farkı yok, ama, küçük çocuğu olan biz üç kadın hâkim serbest bırakılırken başka bir farkı olmayan diğer yedi hâkim savcı tutuklandı, kendi serbest bırakılmana sevinemiyorsun bile, bu nasıl bir akıl tutulması aklın almıyor; günlerdir ağlamayan ben, o arkadaşların tutuklanması karşısında gözyaşlarımı tutamadım.

Günler sonra çocuklarımın yanındayım, ama hiç bir şey geçmedi, mutlu değilim, birçok insan tutuklandı, ülke korkunç bir akıl tutulması yaşıyor, kim neyi niye yaptığını da bilmiyor, bu kaosta bize kurban rolü düştü ama cellat da bilmiyor neden öldürdüğünü. Birkaç gün içinde lojmandan da atıldık, maaşlara el kondu, çoluk çocuk bir anda sokaktayız; uygun bir ev bulup taşındık. Bu arada haftada bir karakola gidip imza atıyorum, aradan birkaç gün geçti, memleketten aradılar, hakkında yakalama varmış, burda seni arıyorlar diye; saçmalamayın olum diyorum, bir yere kaçtığım yok ki, adliyeye karakola elimi kolumu sallayarak girip çıkıyorum, öyle kaçak mı olur, yanlışlık var diyorum, ilk gözaltı kararından sonra yakalamayı sistemden düşmeyi unutmuşlardır deyip yakalama bürosuna yine kendi ayağımla gidiyorum, şaka gibi, gerçekten yakalama kararı varmış hakkımda; usulen savcılığın yaptığı itirazı diğer sulh ceza mahkemesi kabul edip tutuklama kararı vermiş hakkımda, kızlarımı arıyorum hemen, cezaevi çantası hazırlayıp getirin diyorum, Allah’ım neler yaşadı kuzularım benim ya; birden büyüdüler; geldiklerinde metanetlerine beni götürecek olan memurlar bile hayret etti, bizi düşünme biz başımızın çaresine bakarız, sen iyi ol dediler, yine bir vedalaşma, önce Allah’a sonra birbirlerine emanet etme ve yine İstanbul yolu, bu kez yalnız değilim, biri kadın üç memur beni götürmeye tahsis edilmiş; üçü de bana karşı mesafeli olma çabasında, hayırdır dedim, sigarayı hep siz mi içeceksiniz, bizimki can değil mi, sigara vermeyle başlayan bir insani temas, üçü de bir yandan birbirini gözetliyor ama, acaba biri bana iyi davranırsa diğeri ne der ki; derken ben arka koltukta yanımda refakat eden kadın memurun dizine yatıverdim, çok yorgunum, Allah bilir orda da ne kadar uykusuz kalacam biraz uyuyayım dedim bütün şirinliğimle, kadın şaşkın, eli saçımı okşadı gayr-ı ihtiyari, dedim ya cellat da bilmiyor neden öldürdüğünü; yolun yarısında İstanbul’un yetkisizlik verdiği ve Ankara’ya götürülmem gerektiği bilgisi gelince geri dönüp Ankara’ya gittik ve gecenin yarısı oldu, emniyette nereye konacağım epey bir karmaşaya sebep olsa da sonuçta benim de yardım etmemle mali şube nezaretine atıldım, yine iki koğuş dolusu kadın, ama bu kez tablo farklı, Ohal başlamış ve gözaltı süresi uzun olduğundan insanlar haftalardır orada, üstelik hukukçu değil kimse, keşke aramızda bir hukukçu olsaydı demişler hatta, belirsizlikten gelen endişe sarmış herkesi, günlerdir duş alınmamış, su yüzü görülmemiş, reçel ekmekten oluşan kumanyadan başka lokma geçmemiş kursaktan; bir kadın vardı, kırkı çıkmamış daha, sütünü sağıp polislerden bebeciğine gönderiyormuş her gün, verdiği bu zahmetten mahcup; Allah’ım böyle bir insandan nasıl terörist olur ki; onların haklı yılgınlığına taze kan gibi geldim o gece, yine uyumadım, sabah savcılığa götürülüyorum, polis aracına binince kelepçem çıkarılıp sigaram veriliyor, dedim ya, ben kurban rolünde, diğerleri de bilmiyor neden cellat rolünde; Savcı bey okumuş dosyamı, ben cezaevine gönderilmeyi beklerken İstanbul kaçma şüphesi demiş, sen kendin gelmişsin, neredeymiş kaçma şüphesi, yetkisiz İstanbul’un verdiği tutuklama kararı beni bağlamaz deyip serbest bıraktı beni; dışarda polisler benden mutlu, sarıldılar bana sevinçten, çünkü cellat da bilmiyor neden öldürdüğünü; belki bu yakalama sırf o gece o nezarete bir hukukçu isteyen çaresiz kadınların duasına cevaptı, belki bu bırakılma kırkı çıkmamış o kadının sabisinin yüzü suyu hürmetineydi.

Eve geldim çocuklar şaşkın bu kez, ama şaşırtmayı seviyoruz ya duramayıp gece beni götüren memurları ziyarete gidiyorum terörle mücadele şubesine, onlar bile mutlu, ne kurban biliyor neden kurban edildiğini, ne cellat biliyor neden öldürdüğünü, herkes aslında bir saçmalığın içinde yaşadığımızın farkında ve herkes aslında bu deli masalının bitmesini istiyor.

Vesselam o günden beri serbestim, iki yıl sonra içeriği bomboş bir iddianame ile hakkımda dava açıldı, yargılandım beraat ettim, ancak hayatımda değişen düzelen birşey yok.

Aslında hayatımda değişen birçok şey var. Birçok şey öğrendim. Kavganın en koyu yerinde mor gözle bile olsa göğe bakmanın ve gülümsemenin kıymetini öğrendim. Hayatta düşmemek için pedal çevirmeye devam etmek gerektiğini öğrendim. Çok güzel Ahmet Arif şiirleri öğrendim.

“Öyle yıkma kendini,

   Öyle mahzun, öyle garip…

   Nerede olursan ol,

   İçerde, dışarda, derste, sırada,

   Yürü üstüne – üstüne,

   Tükür yüzüne celladın,

   Fırsatçının, fesatçının, hayının…

   Dayan kitap ile

   Dayan iş ile.

   Tırnak ile, diş ile,

   Umut ile, sevda ile, düş ile

   Dayan rüsva etme beni.”

Aslında dostumun düşmanımın gerçekte kim olduğunu öğrendim, meğer ben iyiyken başarılıyken ne çok kıskananımın olduğunu, hasetlerini içlerinde tuttuklarını ve fırsatını bulur bulmaz bunu kusabilecek kadar alçak olduklarını öğrendim.

Yıllarca mesafeli durduğum bambaşka insanların benimle empati yapabildiğini, yanımda olabildiğini, birbirini tanımamamın ne kötü birşey olduğunu, tanıştıkça ortak noktaların ne çok olduğunu öğrendim.

En acısı da, dünyada tek başına olduğumu öğrendim. Zor zamanında en yakınlarının bile uzak olduğunu, kimsenin sana omuz vermediğini öğrendim. İyi ki de öğrendim, yoksa birilerine güvene güvene kendime acıyarak yaşayacaktım belki, şimdi tek başına olmanın insanı nasıl güçlendirdiğini, içindeki gücü keşfetmeye mecbur ettiğini biliyorum. Kavganın en koyu yerinde, mor gözle bile olsa haklılığımı biliyor ve gülerek göğe bakıyorum.

Umudum var mı derseniz, umudum yok, ama inat umuttan daha güçlü yapıyor insanı, inadına yıkılmıyorum, şimdi ne mi yapıyorum; bir çay bahçesinde çok güzel çay demliyorum, Sokrates gibi, haksız yere kurban edilmenin verdiği gururla göğsümü gere gere ihraç hâkim olduğumu söylemekten çekinmiyorum, hatta müşterilerim ile şakasını bile yapıyoruz “çaya hakim olmuşsun” diyorlar, gülüşüyoruz.

Düşününce aslında kaybeden ben olmadım, değerli hiçbir şeyimi kaybetmedim çünkü; makam dedikleri şeydir benden aldıkları, çıkarıp astığın bir cekettir. Onurum, haysiyetim, gülüşüm ve gözlerimdeki ışıltıyı alamadılar benden, tek başına dünyaya meydan okuyan yüreğimi de, “rızkımı veren Huda’dır, kula minnet eylemem” eyvallahsızlığımı da, sokak köpeklerimi, kedilerimi, kuşlarımı ve gökyüzünü de alamadılar. Yapbozun tamamı bittiğinde şimdi anlamlandıramadığım elimdeki bu parça, belki resmi güzelleştiren en önemli parçadır, zaman gösterecek.

3 YORUMLAR

  1. Hakime hanım hayırlı olsun, çok güzel bir yazı olmuş. Bunca yeteneğiniz vardı şimdiye kadar neden sustunuz. İnşallah devamı gelir,lütfen yazmaya devam edin. Her dönemin bir işi vardır derler yeniden o çok sevdiğiniz ve hakkını vererek yaptığınız mesleğinize dönünceye kadar lütfen bu güzel işe devam edin. Yanlış anlamazsanız “Umudum var mı derseniz, umudum yok,” kısmına katılmıyorum. Sizin gibi mesleğinin aşıkları bu işi tekrar yapacak. O yüzden ben hala eski meslektaşlarıma Hakime hanım diye sesleniyorum. Neyse yüreğinize kaleminize kuvvet yenilerini sabırsızlıkla bekliyorum.

  2. Nihal Hanım çok güzel bir yazı olmuş, hislerimize tercüman olmuşsunuz, Hayat bir cübbeden çok daha fazlası süphesiz, yine de ümidi çıkar hayattan geriye ne kalır ki…Yeni yazılarınızı bekliyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here