HELİKOPTER

0
470

12 Eylül darbesinin izlerinin devam ettiği 1980’li yıllardı. İlçenin futbol sahasına gürültülü inişiyle birkaç kilometre uzaktan da olsa ilk kez yakından görebilmiştim. 1990’lı yıllardan aklımda kalan ise, bir helikopterin gürültüsüyle eş zamanlı köylerin güvenlik güçlerinin baskınına uğramasının çok alışıldık bir hal olmasıydı.

Helikopter; bazen saltanatın, gösterişin, gücün, zorbalığın; bazen telaşın, ölümün, ölümden döndürmenin adresidir. Yangın, sel, deprem gibi felekatlerde muhteşem işler çıkarılır helikopter sayesinde. Ambulans, arama-kurtarma, savunma, saldırı, operasyon ve benzeri pek çok fonksiyonuyla beraber anılır.

Pozitif ya da negatif yüklenen her anlamda sıradışı bir gücü temsil eder. Yakın geçmişte gündeme düşen iki farklı olayda helikopterin olaylara kattığı anlamdan ötürü bu girişi yaptım. Her iki olayda da insanların ayağını yerden kesen helikopterin kimi zaman silaha, kimi zaman da baş döndüren cazip bir metaa dönüşebilmesinin hikayesini görüyoruz.

Helikopter vakalarından birisi 11 Eylül 2020 tarihinde Van’ın Çatak ilçesinde meydana geldi. Güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan Osman Şiban ve Servet Turgut adlı iki köylü hastanede yaralı olarak bulundu. Yakınları alınmalarından sonra her ikisinin de helikopterden atıldıklarını iddia ettiler.

Sadece belediyeye değil dönemin ruhuna uygun olarak yargıya da kayyum atandığı anlaşılan Van valisi, olayın kamuoyuna yansıması sonrası iddiaların örgüt propogandası olduğunu söyleyip aslında kayalıktan düşen kişilerin asker tarafından kurtarıldığını ifade etti. Ve her işkencecinin en klasik iddiası olan “mukavemet” söylemine sığındı.

Elimizdeki veriler, kayummun savunmasının gerçek dışı olduğunu ıspatlamaya yeterlidir: Tanıklar, her iki kişinin de sağlıklı bir haldeyken, işlerini yaptıkları sırada askerler tarafından alındıklarını söylüyor. Kayıtlarda yasal bir gözaltı işlemi yok. Asker tarafından alıkonulan kişiler nerede, neden kayalıktan düşmüş, orada ne işleri var ve kim tarafından götürülmüş? Bu soruların cevabı yok. Oysa gözaltına alınan birinin karakoldan önce doktora götürülmesi ve hakkında gözaltına giriş aşamasına dair adli rapor tanzim edilmesi gerekirdi. Gözaltına alınma ve çıkışa dair bir adli rapor da yok. Asker kurtardıysa aile ve yakınlarına neden haber verilmemiş de hastaneye bırakılmış? Cevap yok. Servet Turgut’un kardeşi Naif Turgut kendisini arayan ve kimliğini bildirmeyen birinin de kardeşinin helikopterden atıldığını söylediğini beyan etmiş. Adli raporlar yüksekten düşmeyi işaret eden bulgularla dolu. Bu olgular kayumun beyanlarının hakikatten çok uzak olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi bu olgular, hukuksuz eylemi gerçekleştirenler hakkında işkence, öldürmeye tam teşebbüs, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma gibi suçların işlendiği bir kaçırma-kaybetme süreci ile ilgili dört dörtlük bir iddianame hazırlamaya yeterli deliller silsilesi niteliğindedir.

İkinci olay ise Ankara Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın nişanlısıyla havaalanından otele helikopterle gidişi: Gösteriş merakı ve bu tip özel durumların teşhirinin yargı mensubu açısından kabul edilmezliğini bir yana bırakıyorum. Ayrıca yirmi yıllık meslek tecrübem ve gözlemlerime dayanarak bir yargı mensubunun kişisel tasarrufunun böyle bir imkan sağlamaya elverişli olmadığını söyleyebilirim. Diğer yandan yürütme organının kendisiyle uyumlu çalışan yargı mensuplarına zaman zaman böyle sıradışı imkanlar sağladığı vaki olmakla beraber bu boyutta olduğu hiç görülmemiştir.

Bu olguların tümünü daha önemli hale getiren iktidarın doğrudan taraf olduğu, müdahale ettiği ve en tartışmalı soruşturmaların yapıldığı yerin başsavcısının bu imkanlara sahip olması. Helikopter görüntüsü sonrası yapılan nikah törenine bakılırsa başsavcılık dışında girift ilişkilerin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Orta sınıf bir ailenin çocuğu, küçük bir kasaba savcısı Yüksel Kocaman ile tek varlığı olarak yüzük beyan eden Erdoğan’ın Pınarhisar’da kesişen yollarının Ankara’da birer saltanat sahibi olarak zirve yaptığını gösteren sadece sarayda çekilen resim değil. Ankara Savcılığının Erdoğan’ın işaretiyle yaptığı hukukla izahı mümkün olmayan sözde soruşturmalar bu ilişkilerin derinliğini anlatmaya yeter. Bu hususu teyid etmeye en elverişli delil son zamanlarda Yüksel Kocaman’ın başsavcısı olduğu adliyede yürütülen iki soruşturma oldu: Bu sözde soruşturmalardan biri savundukları müvekilleriyle özdeşleştirilen avukatların gözaltına alınması; diğeri de altı yıl önce meydana gelen Kobane olayları ile ilgili HDP’li siyasetçilerin gözaltına alınması. Hukukla izahı kabil olmayan her iki soruşturma kılıfına büründürülmüş zorbalığın arka planında Erdoğan’ın daha önce alenen dile getirdiği işaretinin bulunduğu açık.

Görüldüğü gibi bir Helikopter birileri için saltanat aracı iken başkaları için işkence aracı olabiliyor. Bu gelişigüzel bir durum değil; aksine, hesaplanmış bir denklemdir. Memleketin her yanına yerleştirilen Yüksel Kocamanlar da, helikopterler de tek elden kumanda edilebiliyor. Bu kumanda merkezinin organizasyonuyla Osman Şiban ve Servet Turgut’un aşağı atılmasının hesabının sorulmaması karşılığı Yüksel Kocaman ve benzerleri bu lüksü yaşayabiliyorlar. Bundan dolayı her iki olay birbirine göbekten bağlıdır. Birinin olmazsa olmaz şartı diğeridir. Tüm koşullar buna göre dizayn edildiği için toplumun ezberinin bozulması, hakikatin ortaya çıkarılması imkansız hale getirilmektedir.

Bir başka gerçek ise, iki helikoptere binenler arasındaki farkın çok ince bir çizgiden ibaret olmasıdır. Her ikisi de aslında esirdir. Tek fark birinin zorla esir edilmesi, diğerinin ise bir zaafının peşinden giderken esir kalmasıdır. Bu yönüyle Yüksel Kocaman gibilerin durumları Osman Şiban ve Servet Turgut’un durumundan çok daha kötüdür. Çünkü, Helikoptere binmek ve poz vermek uğruna o kadar çok suça bulaşmak, o kadar çok yaka kaptırmak zorunda bırakılmışlardır ki, girdikleri yolda istenenleri yapmak haricinde bir çareleri kalmamıştır. Bu çılgınca eyyamcılığın bedelinin helikopterden atılmak ya da kumanda merkezinin emir eri olmak dışında bir karşılığının olmadığının farkındadırlar. Küçük bir ilçenin cezaevinde demir korkuluğun farklı taraflarında başlayan hikayenin arada geçen zaman diliminde işlenen suçlar nedeniyle kaçınılmaz olarak yine bir cezaevinde, fakat bu kez birlikte, aynı tarafta biteceğinin bilincinde hareket ediyorlar. O günü olabildiğince geciktirmek içindir ki, bütün enerjileriyle her bir suç ve kabahatlerini bir büyüğüyle kapatmak zorunda kalıyorlar. Yazık ki; kaçışın da, gücün de bir sınırı vardır ve beklenen son kaçınılmazdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here