CEZAEVİ ZİYARETİNDEN GELİYORUM YORGUNUM HANCI

CEZAEVİ ZİYARETİNDEN GELİYORUM YORGUNUM HANCI

Bilenler bilir, Gogol “Bir Delinin Hatıra Defteri”’nde adaletsiz dünyayı bir delinin yaşadıklarıyla anlatmıştır. Ben de bu kısa yazımda bir zamanlar tutuklu olan meslektaşlarını cezaevinde “ziyaretçi” pozisyonundayken bir süre sonra o tutuklularla aynı cezaevini paylaşan ve dolayısıyla “ziyaret edilen” konumuna geçmiş biri olarak ziyaretçilerin çokça gördüğü “camın arkasındaki ve önündeki” duygu/düşünceleri anlatmak istedim. (Sinemaskop hatırlamalar bazen kendini iyi hissettirebilir)

Cezaevi görüşmeleri hep zor gelmiştir bana.. Cezaevinde bulunmak bile o kadar zor değildi. Görüşler ne haksızlığı haykırdığın, öfkeli ve kurşuni kelimeler kullandığın savunma dilekçelerine benziyordu ne de kader ortaklığı yaptığın cezaevindeki rutin yaşama. “Dışarıda” olanın (eş, çocuk, arkadaş..) “içeridekine” göre en zorlandığı şey bu. Çünkü “ora”, o “camın arkasındaki dünya” başka bir boyuta açılan pencere. Cezaevinde her yatanın ortak yanı “bir UMUT” tur çünkü. Tahliye ya da beraat yönünde bir umut. Sonsuz, bitmek tükenmek bilmeyen bir umut. Belki de onları karda kışta yazın sıcakta dört duvara dayanıklı kılan bir umut, bu umuttur kim bilir… Umudu kıracak bişey söyleyemezsin ziyarette.

İlk giren için daha güçtür her şey, durumu bir türlü kabullenmek istemezsin. Kuş olup da uçasın gelir demir parmaklıkların arasından. Umut, evet hep umut. Ama bazen işleri zorlaştıran da odur. Umudun görkemli ışıltısı olgunluğun dinginliğini alt edebiliyor bazen ve en ağır ceza almışlar sanki hiç cezanın süresinden haberleri yokmuş gibi umut ve çocuksu bir heyecanla o kaçınılmaz soruyu sorabiliyor ziyaretçisine “Ne zaman tahliye olurum? Avukata, arkadaşa bi sor bakalım” Gelin de cevap verin!

Olamazsın denmez! Tahliyeyi unut denmez! Çünkü, apak bir ahlaki ve hukuki sicile sahip olanlar bi yana azılı bir suçlu dahi olsa hayatında belki de bir kez olsun çocuksu bir umudu taşıyan ya da yaşayan insanın bütün dünyasını yıkmaya hakkınız yoktur; ancak, ona yalan söylemeye de hiç hakkınız yoktur. Bunun vebali de büyüktür. Bu vebalin çökertici ağırlığı da omuzlarınızdadır. O yüzden en çok zorlandığım durum bu olmuştu cezaevi ziyaretlerinde. Benim için de, beni ziyaret eden eşim ve çocuklarım için de. İkircikli bir durum öyle değil mi? Bir yanda bir insan ve tüm umutsuzluğuna ve çaresizliğine rağmen umutlarını yaşatmak için çırpınan bir insan; bir yanda ise kandan, irinden, ifritten geçilen dönemin can yakıcı gerçekleri! Ama cezaevi felsefeyi kaldırmaz. Tiyatral sahne gösterisi kadar realizmin kırıntılarını da sunmalısınız!

Tutuklu bir hakimin eşi veya tutuklu bir hakimin arkadaşı olarak cezaevi ziyareti aslında daha da zordur. Adeta kaçmak istersiniz bu ziyaretlerden. Çünkü ne diyebilirsiniz ki onlara? Ceza, suç, ceza süreleri, infaz süreleri, cezaevinde geçirilecek süre.. bunları adı gibi bilen meslek mensubu için nasıl başlayabilirsin mesela söze? Nereden başlarsın? Dosya konuşamazsın, tutuk halini değerlendiremezsin, tahliye olur mu olmaz mı? Kaç yıl kaldı hesabı yapamazsın? Ne diyeceksin peki? Suskunluğun çıldırtıcı sesine de mahkum edemezsiniz karşınızdakini. İlk ziyaretlerde denilen “Geçmiş olsun” sözü bile o masum tutuklu için ne kadar sığ ve sıradan bir söylemdir; zira,  olabildiğince suçlayıcı bir dil kullanıyormuş gibi hissedersiniz. Yaptın bitti, geçmiş olsun der gibi sanki ya da nesi geçecek bu yaşananların? Yaşadıkları sürece bugünlerin izlerini taşıyacaklarına ve asla unutmayacaklarına adın gibi eminken bir kuru geçmiş olsun mu diyeceksin?

Allah kurtarsın denir genelde, bunu ben de kullanırım zaman zaman. Ama bu söylem de duruma uygun değildi. Göz göre göre, gözümüzün içine baka baka aldılar onları aramızdan, ailelerinden, mesleklerinden kopardılar türlü iftiralarla. Kulların ettiğini Allah’a havale edip işin içinden çıkmak da pek akılcı gelmiyor. Nedenleri sorgulamak, tespit etmek, eleştirmek, mücadele etmek yerine Allah’a havale etmenin biraz da kolaycılık olduğunu düşünmüştüm. Mücadele edilmedi. Meslektaşlar hep kenarda durdu. Türlü kaygılarla.. Neyse.. Üstelik kime, neye göre “kurtulmak”, “kurtuluş”; onların mı yoksa hepimizin tüm yargı camiasının ya da sistemin topyekûn kurtuluşu mu söz konusu olmalıydı. Bu da ayrı bir tartışma konusu. Çünkü hapsolunan tek onlar mıydı? Ya dışarıdaki eli kolu bağlılara, dışarıdaki tutsaklara ne demeli idi? Yok, bu nedenle de Allah kurtarsın deyimi uygun değildi, zaten demedim, benim ziyaretçilerim de demedi!

Kendimce bir yöntem geliştirmiştim ziyaretlerimde. Ben içeride iken ailem de bu “oscarlık performansı” benim için sergiledi! Olmaz, çıkamazsın vb. olumsuz ve kırıp döken cümleler yerine hem yaşama sevincini kaybettirmeyen “herşeyin olabildiğince iyi olmaya devam ettiğine” dair bardağın dolu tarafını gösterme çabası, hem de kısa cümlelerden ibaret olsa da dürüstçe ve gerçekçi olan cümleler! Telefon görüşleri ise ailemle tam bir edebiyat buluşmasıydıJ Telefonda eşime, çocuklarıma yazdığım şiirleri okuyordum sanki seksenlerin asker selamı içeren “karışık kaset” günlerindeki stüdyodanJ O kayıtlar tarihi vesika olarak hala durur. Sesli ve yazılı olarakJ

Ziyaretlerdeki genel havaya geri dönelim. Gerçeklere alıştırmak için dürüst de olmak zorundasınız. Zira yaşam, “ziyaretçiler” istemese de bütün acımasızlığıyla “saklanan” gerçekleri “içeridekinin” önüne serer bi anda! Bunu da istemezsiniz. Her duruşma, her tahliye umudu en zor zaman dilimidir, önü ve sonu itibariyle. Kadı Karakuşi kararı açıkladığında arkada bekleyen en sevgili eş, çocuk ve arkadaşa “bu kez de olmadı” bakışı atar ve adeta ayaklarının ucuna basarak koğuştaki yatağının tesellisine atar kendini “ziyaret edilen”. Kabullenmek zordur, anlaşılmazdır, sonuç beklense de hayal kırıklığıdır.. Bi kaç gün sürer o umut söndüren kararın mental yorgunluğu. Siz hem ziyaret eden hem de ziyaret edilen tarafında bulunmamış iseniz, cezaevinde yaşanan bu duygu gel-gitlerini pek de bilemezsiniz. Ben şanslı azınlığın içindeydimJ

Ziyaret edenin dönüş yolunda zihnindeki düşünce trafiği çok yoğundur: “Yepyeni tertemiz bir sayfa açılsa ziyaret ettiğim “en sevgili”nin hayatında, bu musibet onun için yeni ve güzel bir başlangıcın habercisi olsa, sonra bi zamanlar yaptığımız gibi küçük ama mutlu bir aile olsak, gün ışısa yuvamıza, yorgun da olsa o “sevilen” hep kapıda beliren, beklenen olsa gün akşama kavuşurken”. Ama ne mümkün? Dönüş yolundaki virajın keskinliğine aracın tepkisi uyandırır bu hayallerden nem kapılan çocuksu rüyadan. Sonra ceza adalet ve infaz sistemi üzerine düşünürsünüz uzun uzun. Yanlışları! İnsanları deney faresi gibi kapalı bir mekânı tıkmak mıdır ıslah çabası? Tabi ıslah gibi bir niyetimiz varsa! Sahi nedir cezalandırmadaki amaç? İYİLEŞTİRMEME mi, CAYDIRICILIK mı? Hangi paradokstan hareketle toplumun geneli için mutlak iyilik ve menfaat sağlanabilir?

Ziyaret eden Hakim-Savcı eş ve çocuğu ise, hele ilk günlerde sorgular durur “Nasıl olurdu da bir hakim verdiği kararlar nedeniyle tutuklanıp cezaevine konulurdu? (bu soruyu cezaevinde iken gardiyanlar da sormuştu bana)” Bunu tasavvur dahi edemeyen eş, arkadaş, aile için kabullenmek pek mümkün değildir. Bu kabullenememe bazen öylesi öfke patlamalarına neden olur ki cevabını veremedikleri bu soru nedeniyle soruyu sormalarına neden olan “tutuklu kişiyi” görmek istemeyenler çıkar! Hayatlarından çıkaranlar da olur, olmuştur! Zira bu soru, bi süre sonra içinden çıkamadıkları kısır döngüye neden olur. Tıpkı çözüm için üretilmiş makinenin çözemediği bir meseleyle ilgili “error” vermesi gibi tutuklunun neden olduğunu ileri sürdüğü “eş, çocuk, akraba” da zihnindeki “error”dan kurtulmak için uzaklaşır soruyu sorduran “tutuklu”dan. Hem o “tutuklu”, ulaştığı makam/mevki itibariyle dar gelirli Anadolu ailesinin, akrabalarının 50 yıllık hayallerinin başarı olimposu iken “tutuklanmış olmakla” projelerini yerle yeksan etmiştir! Her ne sebeple olursa olsun onu “tutuklu” görmeye katlanmak istemez bazıları! Sorumlu tutarlar bu yıkımdan. Çıkarcı bi yaklaşımdır belki ama derin bir sosyolojik ve psikolojik çöküntüdür aslında yaşadıkları!

Ziyaretlerde, camın özgür tarafında olan hep hüzünlü gözükür, gözükmek zorundadır, aksi görüntü “içerideki”nin haliyle eğlenmek gibi değerlendirileceğini düşünür. Böyle olunca da camın esaret tarafında olana düşer espri yapmak, içeriden komik anekdotlar paylaşmak.. Aslında ziyaretlerde ne tam gülünür, ne tam ağlanır, hüzünlenilir. Herşey yarımdır.. hep geleceğe ertelenen gülücükler, mutluluklar, planlar vardır..

Çoğu kez “içerideki” teselli eder, inancı, kararlılığı ve olgunluğu ile “dışarıdaki” ziyaretçiyi.. Bazen ziyaretçide bile rahatsızlık oluşturabilir bu dinginlik ve kemale ermişlik haliJ Nasıl olur da bu durumda bu kadar dik durabilir ve metanet gösterir diye sormadan edemez insan. Ne de olsa insanların çoğunun “Silivri soğuktur” diye kendini ve ötekileri korkuttuğu yerdedir ziyaret edilen! Bunun üzerine çok düşünürsünüz ve varabildiğiniz sonuç da genelde ortaktır: İnanç! Sığınmışlık! Öyle ki kalenin surlarıyla çevrili ve sanki etrafı dokunulmamacasına…

Ziyaretten dönen en az iki gün kendine gelemez.. Sorular hep soru içindedir, düşün mü konuş mu, sus mu? Sonra.. işte o sonralar arttıkça teselli edicilerin sayısı da artmalıdır ki “içerideki” o hep camın arkasındaki mütebessim çehresiyle sizi karşılasın ve zindandan hürriyetteki şanslılara “elbet bir gün kavuşacağız, bu böyle yarım kalmayacak” şarkısıyla selam versin!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir