AİHM’İN TANER KILIÇ/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

AİHM’İN TANER KILIÇ/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

AİHM’İN TANER KILIÇ/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 

1. Genel Olarak

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 31/05/2022 tarihinde Taner Kılıç/Türkiye kararını açıkladı.[1] Dava, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Türkiye Şubesi kurucusu ve aynı zamanda Onursal Başkanı olan Taner Kılıç’ın darbe girişimi sonrası FETÖ/PDY üyeliği iddiasıyla tutuklanmasına ilişkindir.

Başvurucu tutuklanması sürecinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin  5., 10., 11. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürerek AİHM’e müracaat etmiştir. Taner Kılıç kararında merak edilen hususlardan biri FETÖ/PDY üyeliği ile ilgili tutuklamaya esas gösterilen deliller açısından AİHM’in değerlendirmesiydi.

Bilindiği üzere AİHM, daha önce verdiği Akgün kararında da Bylock kullanımını incelemiş ve yine ihlal sonucuna varmıştı. Ancak şöyle bir farkla; Akgün başvurusunda Bylock kullanımına ilişkin iddia tutuklamaya esas ve tek delil olarak yer almaktaydı. Oysa mevcut dosyada başvurucu Taner Kılıç’a Bylock kullanıcılığı iddiası yanında başka isnatlarda da bulunulmuştur. Hal böyle olanca Mahkeme değerlendirmesini ortaya koyarken ‘Bylock’, ‘Bank Asya’ ve ‘diğer deliller’ şeklinde bir gruplandırma yapmıştır. Bu açıdan denilebilir ki; AİHM, aslında Taner Kılıç kararı ile Bylock konusunda Akgün kararındaki tespitleri biraz daha kuvvetlendirmiştir.

2. Karara İlişkin Tespit ve Değerlendirmeler

a. Başvurucunun tutuklanmasına hükmeden sulh ceza hâkimliğinin tutukluluk kararında gerekçe olarak gösterdiği hususlar şunlardır: başvurucunun mobil telefon hattında Bylock isimli programı kullandığına ilişkin iddia, bunun yanı sıra Zaman Gazetesi gibi yayınlara abone olması, kız kardeşinin Zaman Gazetesinin editörüyle evli olması, çocuklarının KHK ile kapatılan özel okullarda okuması ve Bank Asya isimli özel bankada var olan mevduat hesabında parasal hareketlerin bulunulmasına dayanılmıştır.

b. AİHM, bir bütün olarak, isnadın yapıldığı zamanda, başvurucunun yasal olarak basım ve yayımı yapılan bir gazeteye abone olmasının, kız kardeşinin eşinin Zaman gazetesi editörü olmasının, çocuklarının yine olayların olduğu dönemde yasal bir okula gitmesinin yasadışı bir örgüte mensubiyet için delil olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. (para.104)

Diğer bir ifadeyle AİHM, KHK ile kapatılmasına karar verilen özel okulların faaliyet gösterdiği zaman yasal olarak idare edildiğini; başvurucunun banka hesabı vasıtasıyla yasadışı bir örgütün suç faaliyetlerinin finansmanına destek sağlamadığını belirtmiştir

c. Bylock iddiası haricindeki söz konusu eylemlerin (çocuklarının özel bir okula gönderilmesi/ özel bir bankada hesap açmış olma/ bir kısım basın yayın organlarına abonelik/ kardeşinin Zaman Gazetesi editörüyle evli olması) atılı suçun işlendiğine dair makul bir şüpheye yol açmayan yalnızca tali derecede unsurlar olduğu, bu eylemlerin işlendiği zaman herhangi bir suça vücut vermediğini ve dolayısıyla kanunilik karinesinden (la présomption de légalité) istifade ettiği kaydedilmiştir.

d. AİHM, Akgün kararında vardığı sonuca atıf yaparak, bir açıdan Bylock mesajlarının içeriğinde nelerin yazılmış olduğunun önemli olduğuna dikkat çekmiş ve içerik gibi ek hususlarla desteklenmeden salt gizli haberleşmenin suç işlendiğine dair makul şüphe oluşturmayacağını tekrar etmiştir. Bu açıdan başvurucu hakkında mesaj içeriği ve bağlamı gibi suç işlendiğini gösteren bir hususun bulunmadığının altını çizmiştir.

e. Bylock “Sorgu Sonucu” raporunun ham bir tespit olduğunu belirtmiştir. Bu kapsamda; Bylock kullanıcılığı iddiasının dayanağı olan emniyet biriminin (polis) raporunun basit, derme çatma bir beyanat olduğunu ve hangi veriler ile bu sonuca varıldığını, dayanak verileri ve bu dayanak verilerin nasıl oluşturulduğuna dair bilgiler içermediğini, atılı terör örgütüne üyelik suçunun işlendiği sonucuna ne şekilde varıldığının açıklanmadığını söylemiştir.

f. Bylock aplikasyonunu telefona indirme/kullanma iddiası içeren tek sayfadan ibaret bir analiz raporunun yerel mahkemelerce esas alındığını, oysa birçok bilirkişi raporu ile analiz raporunun çürütülmesine rağmen, yalnızca bahse konu raporun esas alınmasının silahlı terör örgütüne üyelik suçunun işlendiğine dair makul şüphe oluşturmayacağını belirtmiştir. (para 105-109).

g. Bank Asya açısından ise, başvurucunun ilgili zamanda yasal olarak faaliyet gösteren bu bankada çocuklarının okul ücretlerini ödemek için hesap açtığını, banka hareketlerinin de bunu doğruladığını ve yalnızca hesabın var olmasının suç örgütünü finanse etmek için yeterli olmayacağını ifade etmiştir (para. 104).

h. Kararda Bylock’un delil niteliğine ilişkin Akgün kararına atıf yapan tespitlerinin yanında vurgulanan bir önemli nokta da, tutuklama tedbiri için ilk başta gerekli makul şüphenin tutukluluk tedbirinin devamı için de varlığını gerekli kıldığıdır. AİHM bu hususu değerlendirirken; ilk tutuklama ve iddianame sonrası tutukluluğun devamı şeklinde bir ayırıma gitmiş ve özellikle ikinci periyod bakımından başvurucunun delil karartma tehdidi oluşturmadığına işaret ederek, bu noktadan sonra tutukluluğun sürdürülmesinin ayrıca gerekçelendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir (para 109).

ı. Kararda üzerinde durulması gereken önemli bir diğer husus, AİHS’in haksız tutukluluğa karşı güvence sağlayan 5. maddesi ile makul sürede adil yargılanma güvencesi sağlayan 6. maddesi arasındaki farkın Hükümet tarafından halen anlaşılamadığının ve CMK’nın 141. maddesinin haksız tutukluluk için de etkin bir yol olduğunun sürekli ileri sürüldüğünün ortaya konulmasıdır. Zira CMK’nın 141. maddesi; sadece takipsizlik, beraat gibi esasa ilişkin yargılamanın mahkumiyetle sonuçlanmadığı durumlarda uygulanan bir maddedir ve kararın 124. paragrafında ifade edildiği gibi haksız tutuklamaya karşı etkin bir iç hukuk yolu değildir (para 124).

i. AİHM’in bu kararda sürpriz bir diğer yaklaşımı, tutukluluk hali ile başvurucunun maddi kayıp iddiası arasında nedensellik bağı olduğunu kabul ederek başvurucu lehine gelir kaybı nedeniyle “maddi tazminata” hükmetmesidir (para 173). Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus da şudur: Turan ve diğerleri kararının aksine haksız tutukluluktan dolayı gelir kaybı da maddi zarar kalemi olarak tazminat miktarına eklenmiştir. Bilindiği gibi tamamı hâkim ve savcılardan oluşan Turan ve diğerleri dosyasında, talep edilmesine ve bu yönde ispat edici belgeler sunulmasına rağmen AİHM, hiçbir başvurucu için maddi tazminata hükmetmemişti

Sonuç olarak;

Başvurucu Taner Kılıç’ın FETÖ/PDY üyeliği nedeniyle 2017 yılında tutuklanmasına esas gösterilen delillerin suç işlediğine dair makul şüphe oluşturmaması nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında Sözleşmenin 5/1 ve 5/3. maddelerinin ihlal edildiğine;

Ceza Muhakemesi Kanununun 141’inci maddesinde öngörülen tazminat yolunun makul şüphe olmadan gerçekleştirilen tutuklamalara ilişkin şikâyetler açısından geçerli bir tazmin yolu olarak kabul edilemeyeceği için Sözleşme’nin 5/5. maddesinin ihlal edildiğine;

İnsan hakları savunucusu olan başvurucunun bu faaliyetleri nedeniyle tutuklanmasından dolayı ise Sözleşmenin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine oybirliği ile karar vermiştir.

Öte yandan 2’ye karşı 5 oyla, başvuranın Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikâyetinin kabul edilebilirliğini veya esasını ayrıca incelemenin gerekli olmadığına,

Başvurucuya 8500 Euro maddi tazminat, 16.000 Euro manevi tazminat, masraf ve giderler içinse 10.000 Euro ödenmesine karar verilmiştir.

Bu arada vurgulamak gerekir ki; tutuklama anındaki ve sonradan toplanan tüm deliller ele alınarak tutuklamaya yetecek makul şüphe yokluğuna hükmedildiği için Taner Kılıç hakkında yürütülen ceza davasının da  beraatla sonuçlanacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

3. Karara İlişkin Muhalefet Şerhi ve Önemi

Karar için Yargıçlar Kuris ve Koskelo, kısmi muhalefet şerhi kaleme almışlardır. Türk ulusal yargıç Saadet Yüksel’in ise kısmî mutabakat görüşü yer almıştır.

Yargıçlar Egidius KURİS ve Pauliine KOSKELO’nun kısmi muhalefet görüşleri kanaatimizce son derece dikkat çekicidir.

Daha önce AİHM’in “havlu atma kararı” olan Turan ve Diğerleri kararında yaptığı gibi Yargıç Kuriş AİHM’in bu davalardaki reel pratik kaygılarını yine tecrübesinin getirdiği ifade ustalığı ile kısmı muhalefet şerhinin satır aralarında çok güzel eleştirmiştir. Kuriş, FETÖ/PDY yargılamaları olarak adlandırılan bu davalara ilişkin yargılamalarda AİHM’in şapka değiştirmeye ve neredeyse Türk hükümetiyle paralel davranmaya ne kadar hevesli olduğunu ilk fark eden ve onu takdir edilmesi gereken bir açıklıkla ortaya koyan yargıçlardan biri ve belki de en önemlisidir. Kuriş ve meslektaşı Koskelo’nun sorusu çok açık ve nettir. Bu davadaki ifade özgürlüğü ihlalinin Altan kararından -ve biz daha öteye taşıyalım, Demirtaş kararından- farkı nedir? Aslında herkesin bildiği bu fark, AİHM’i tarih önünde açıklayamayacağı bir noktaya sürüklemektedir.

Bu itibarla yargıçlar Kuriş ve Koskelo’nun – AİHM tarihine düştükleri- şerhlerine yer vermeyi uygun bulduğumuz için aşağıya aldık:

1. Çoğunluğun, başvuranın Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini incelemenin gerekli olmadığı görüşünün sonucuna katılmamaktayız. Bu nedenle, kararın sonuç bölümünün 8. maddesine ve aynı şekilde 10. maddesine karşı oy kullandık.

2. Başvurucunun (terör örgütü üyeliği gibi) ağır bir suçla ile itham edilmesi nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakıldığını not ediyoruz. İlgilinin tutuklanmasına ve tutukluluğun iddianamenin kabulü sonrası devamına, bu suçun başvurucu tarafından işlendiğine ilişkin makul şüphe doğurmaya yetercek nitelikte herhangi bir delilin yokluğunda karar verilmiştir. Mahkemenin daha önce söylediği ve mevcut davada yeniden teyit ettiği gibi, “ByLock” uygulamasının iddia edilen biçimde kullanımı, 5 § 1 (c) maddesinin anlamı dahilinde makul şüphe oluşturmak için yeterli değildir. Bu durumda, suçlamanın kendisi tek başına yanlıştır (bk. bu kararın 108. paragrafı) ve başvuran aleyhindeki diğer deliller açıkça terör örgütü üyeliği gibi bir suçun işlendiğini kanıtlamaya yeterli değildir. Mahkeme, haklı olarak, başvuranın 5 § 1 ve 10. maddeleriyle güvence altına alınan haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Ancak, davanın koşulları göz önüne alındığında, başvuranı ve insan haklarının seçkin bir savunucusu olarak statüsünün kötü şöhretini dikkate alarak, 18. madde kapsamındaki şikâyetinin, aleyhindeki ceza yargılamasının, onu susturmak ve benzer faaliyetleri işleyenler üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak amacıyla gizli amaçla kullanıldığını kuvvetle gösterdiğini düşünüyoruz. Bu nedenle, Yargıç Koskelo’nun – Yargıç Kuris’in katıldığı – bu görüşün yazıldığı sırada henüz kesinleşmemiş olan, İlker Deniz Yücel kararına (no. 27684/17, 25 Ocak 2022) eklenen kısmen karşı oy görüşünde belirtilenlere benzer gerekçelerle çoğunluğa katılmıyoruz). Mevcut davanın koşulları ve bağlamı dikkate alındığında, 18. madde kapsamındaki bu şikâyet, davanın temel bir yönü olarak düşünülmeliydi.

3. Bu bağlamda, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması durumu, aleyhine makul şüphe bulunmadığı takdirde, “salt” bir olgu olarak tanımlanamaz (bu kararın 166. paragrafı ile karşılaştırın). Bu, bir insan hakları savunucusu olarak ün yaptığı düşünüldüğünde, Bay Kılıç için daha da geçerlidir.

4. Başvuranın şikâyetlerini destekleyen, Sözleşme’nin 18. maddesi ile 5 ve 10. maddeleri kapsamındaki argümanlar esas itibariyle aynı olduğundan (bkz. bu kararın 168. paragrafı), Mahkeme, davanın koşullarında, bunları incelemekten vazgeçmemeliydi. Aksine, mahkeme tespit ettiği ihlallerin yetkililer tarafından işlenmesinin, bir “gizli niyet” taşıyıp taşımadığını araştırmalıydı. Mevcut davada böyle bir incelemenin nelere yol açacağı konusunda ön yargıda bulunmadan, ancak mevcut davaya benzer koşullarda 18. madde kapsamında şikâyetlerin yapıldığı çok sayıda davayı göz önünde bulundurarak, şu sonuca varıyoruz: Başvuranın 18. madde kapsamındaki şikâyeti, inandırıcı olmayan bir şikâyet olarak değerlendirilmeyi hak etmemektedir. Bu noktada Hâkim Kûris’in ekte yer alan Sabuncu ve Diğerleri v. Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020) ve Ahmet Hüsrev Altan v. Türkiye (no. 13252/17, 13 Nisan 2021) kararlarındaki kısmen muhalif görüşlerine atıfta bulunuyoruz.”

 

DİPNOT

[1] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-2176

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir