AİHM’E AÇIK MEKTUP (Anılar-1)

AİHM’E AÇIK MEKTUP (Anılar-1)

Batı Karadeniz bölgesin de sahile 30 km uzaklıkta, Karadeniz kıyısından sonra aniden yükselen dağların yamacında ki, Anadolu’nun küçük ve şirin kasabalarından biriydi. Bahar ve yazında yeşilin her tonunun görüldüğü, Haziran ayında kar yağışına şahit olabileceğiniz, Temmuz ve Ağustos ayında soba yakmaya ihtiyaç duyacağınız, sonbaharda yaprakların dökülmeye başlaması ile gökkuşağında bulunan tüm renklerin canlı örneğini görebileceğiniz, kışın ise hiç güneş açmadan 45 gün kar yağışına şahit olabileceğiniz tarihi kasaba Küre.

Daha öncesinde görmediğim bu kasabaya, Van Özalp ilçesinden 1996 yılı Eylül ayında tayinim çıkmıştı. İlk yaptığım araştırma sonrasında; kışın metrelerce kar yağdığı, yaz mevsiminin olmadığını, yaşayarak şahitlik yapanlardanım. Düz bir alan olmadığından arabanın yağına bakmak için ya İnebolu’ya da Kastamonu’na gitmek gerektiği esprileri yapılan, asırlardır bakır madeninin çıkarıldığı orman içerisinde yer alan bu tarihi ilçede, ecdadın tabiri ile yaklaşık dört yıl yiyecek ekmek içecek suyundan nasiplendim.

Ekmek demişken, ilçenin nemli havasında mayalanan hamurların ateş odununda pişirilmesi ile elde edilen somun ve pidelerin nefis kokusu tüm ilçeyi kaplardı. Bu tarifi imkânsız koku ve yediğimizde aldığımız tada başka bir yerde rastlamadım desem abartmış olmam. Bu sebeple olsa gerek, yolcu otobüsleri İstanbul a yolcudan çok lezzetli, bayatlamayan bu ekmekleri taşırdı.

1996 yılı Ekim ayında göreve başladığımda kış mevsiminin habercisi sonbahardı. Vatandaşa adalete olan güveni nasıl tesis ederim şuuru ve düşüncesi ile hemen işe koyulmuştum. Asliye ceza, Sulh Hukuk ve Kadastro mahkemelerine bakmakla görevlendirilmiştim.

İlk duruşmasını yapacağım kadastro mahkemesine ait dava dosyalarını mübaşirimiz bir hafta önceden duruşma salonunda incelemem için hazırlarken, “Hâkim bey dosyaları ekleri ile mi getireyim, yoksa sadece son klasörlerimi getireyim” dediğinde, tatbiki tamamını hazır et demiştim. Duruşma salonuna geçtiğimde, yıllanmış dosyaların ya çuvallar içine konmuş veya klasörlere yerleştirildiğini gördüm. İncelemeye başladığımda davaların 1982 ve 1983 tarihinde açıldığı, halen karar verilmediğine hayretler içerisinde şahit olmuştum.

Nihayet ilk duruşma günü geldi çattı. Mübaşir Hüseyin,   sırada olan çuval içerisindeki dosyanın taraflarına seslendi. İçeriye bastonuyla yavaş yavaş yürüyen yaşlı bir teyze girdi. Ancak cenk meydanına çıkmış savaşçı edası ile duruşma salonuna giriyordu.

Şerife hanım buyrun oturun dediğimde;

-Ben buraya oturmaya gelmedim, ben bu davayı açalı 14 yıl oldu, 74 yaşında idim şimdi 88 oldum, haklı isem adaleti yerine getirin haklısın deyin ve davamı kabul edin. Haksız isem haksızsın deyin ve beni bu yaşımda uğraştırmayın, ben sizden açtığım dava hakkında hemen karar vermenizi istiyorum, dedi

Davacı Şerife Hanım söylediklerinde tamamen haklıydı. Ancak benim ilçede yeni göreve başlamış olmam ve dosyadaki eksiklikler nedeniyle karar verme imkânım o celse için mümkün değildi. Bu durumu kendisini incitmeden belirtmem gerekiyordu.

“-Ben; ilçeye yeni tayin oldum, buna rağmen dosyanızı inceledim, bahçeniz de keşif yapmamız lazım, bu haliyle karar veremem, keşif içinde ilk fırsatta yaparız, ancak bölgenin iklim şartları itibariyle bahar mevsimi gelmeden olmaz” diye kendisini bilgilendirdim.

Şerife teyze vakarlı ve onurlu duruşu ile tekrar söze başladı;

– Sen Hâkimsin, karar verme yetkin var. Senden önce Hikmet, Necdet, Mehmet, Ahmet, Ali…..  isimli hakimler dosyama baktılar, hiç biri karar vermedi. Gelmişim 88 yaşına bir ayağım çukurda, karar verilmeden ölürsem vebali sizlerin hepinizin olur. Ben hiçbir gerekçe kabul etmiyorum….  dedi

Şerife teyzeyi ikna edemesem de kalbini kırmadan keşif tarihini belirleyip yeni duruşma günü vermek suretiyle uğurladım.

Bu hadisenin üzerinden henüz 15 gün geçmişti. İlçenin cami minaresinden sala sesi geliyordu. O sırada mübaşirimiz odama girdi.

– Hâkim bey bu sala kimin biliyor musunuz? diye sordu.

– Hayırdır Hüseyin ben nereden bileyim, zaten ilçede kimseyi de tanımıyorum dediğimde,

– İki hafta önce Kadastro mahkemesinde duruşması olan Şerife ninenin, dediğinde içim bir den cızz etti…

Halen ne olduğu bilinemeyen ortaya da çıkartılması engellenen 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile 5.000’e yakın Hâkim savcı haksız ve hukuksuz şekilde görevinden alındı, büyük çoğunluğu zindanlara konuldu. Yüzbinlerce insan hakkında usulsüz şekilde suçlamalar yapıldı. Malları mülkleri yağmalandı, zorbalıkla el konuldu, hukuk işlemez hale getirildi. Azıcık vicdanlı davranarak hukuku uygulamak isteyen hakimlerin akıbetleri zindana atılmak veya en iyi ihtimalle görevlerinden ihraç edilme ile sonuçlandı.

Yargı erkinin dizayn edilmesi süreci 17-25 soruşturmasından sonra başladı. Ülkenin her kademesindeki Sulh Ceza dan Ağır Ceza Mahkemesine ve Yargıtay dan Anayasa Mahkemesine kadar yargı organları kontrol altına alınması ile yürütmenin memuru şeklinde çalışmaya mecbur edildiler. 20 Temmuz darbesi ile Anayasa askıya alınıp devlet KHK lar ile yönetilmeye başlandı. Bu realite karşısın da hukukun işleyeceğine, adaletin tecellisine dair bir beklentim kalmadı.

Ancak 21. yy ın, sınır tanımayan iletişim imkanları nedeniyle, ‘yaşadığımız şekli ile’ bir zulüm ve diktatörlük uygulanacağı aklımın ucundan dahi geçmemişti. Bunda en büyük faktör ise uluslararası sözleşmeler ve özellikle AİHM’nin en kısa sürede bu gidişe dur diyecek kararlara imza atacağı inancını taşımamdı.

AİHM vereceği birkaç emsal karar ile meseleyi kökünden çözme hakkına ve salahiyetine sahiptir. Maalesef bu güne kadar taşın altına elini sokmak istemedi.  Verdiği olumlu kararlar da geç kaldı. Külli bir bakış açısı yerine sorunu zamana yaymak şeklinde ele aldı. Bu durum, ülkede diktatörlüğün kapısını araladı. Adaleti bitirdi. Ekonomik ve sosyal patlamaların eşiğine getirmek suretiyle Avrupa için daha büyük sorunlar yumağı haline dönüştürmesine sebebiyet verdi.

Davanın küçüğü büyüğü olmaz. Her hak kutsaldır ve tarafı için hayati öneme haizdir. Hele hele görülmekte olan dava/davalar yüzbinleri (mağdur aileleri ile birlikte milyonları)  ilgilendiriyorsa bunun vebalını düşünmek bile istemiyorum.

Şerife teyze hayatta iken kararına kavuşamadı. 72 yaşındaki oğlu tarafından dava takip edildi. O senenin baharında keşfini yaparak hemen ardından da dosyanın esası hakkında kararı verdim. Küredeki görev sürem bittiğinde yıllanmış dosyaların tamamı hakkında karar vermek suretiyle bitirmiştim. Bu nedenle Şerife teyze ile gerçek alemde karşılaştığımızda verecek cevabım rahat olacak diye umut ediyorum.

Bir zamanlar adalet dağıtır iken şu anda adalet arayan ben ve binlerce meslektaşım, ülkemin yetişmiş değişik mesleklerden yüzbinlerce nadide insanları, Türkiye de kalmayan adaleti AİHM de arıyor ve bekliyoruz. Geciken adalet, adalet olmaktan çıkıyor.

Haklı veya haksız her hangi bir gerekçenin arkasına sığınmadan AİHM nin Türkiye’de yaşanan soykırıma karşı dur demesinin zamanı çoktan gelmiştir. Daha fazla insanın hayatı sona ermeden adaleti görme fırsatı tanınmalıdır.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir