Zorla Kaybederek “Çeteleşen” Bir Devlet: Türkiye

0
122

Zorla kaybetme, “kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği veya bilgisi dahilinde hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmasını takiben kaybolan kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığının veya bulunduğu yerin ya da akıbetinin gizlendiğinin reddedilmesini ve böylece yasa koruması dışında bırakılmasını” ifade eder. Bu tanım Birleşmiş Milletler tarafından yapılmıştır.

Bir devletin, kendi hakimiyeti içerisinde yaşayan insanları kaçırması, kaçırmaları sorgulamaması, kaçıranları koruması ve hatta ödüllendirmesi kendini var eden düşünceyi inkar etmesi anlamına gelir. Böylesi uygulamaların sayısının artması ve yaygınlaşması süreç içerisinde devletin yok olması ile sonuçlanacaktır.

Zorla kaybetmelerle tanınan bir sistem gerçekte “devlet” olarak değil, yozlaşmış bir “suç örgütü” olarak adlandırılmayı hak eder. Zira devlet fikrinin ve sisteminin temelinde kişileri kaçıran, onlara işkence eden veya onları öldüren bir düşünce yoktur.

Devlet fikrinin ve sisteminin nasıl oluşturulduğu konusunda en bilinen görüş J.J.Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi fikridir. Buna göre insanlar önceleri birbirlerinden uzak yerlerde, aralarında sıkı ve sürekli bir etkileşim kurmadan, küçük gruplar halinde yaşıyorlardı. Güvenliklerini kendileri sağlıyor ve sorunlarını aralarında çözüyorlardı.

Gerek nüfusun artması, gerek güvenlik gereksinimi ve gerekse sosyal ihtiyaçlar nedeniyle gruplar aralarında daha sıkı ilişkiler geliştirdiler. Kurulan her ilişki farklı problemlere de kaynaklık etti. Daha kalabalık ve daha ağır silaha sahip kişi ve grupların “haklı” çıktığı bir ortam oluştu. İnsanlar tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları tecrübeler ışığında, güvenli, müreffeh ve öngörülebilir bir yaşam adına, birey ve grupların üzerinde, tüm “toplumun” yararını gözeten bir sistem kurmaya ihtaç duydular. Bunun günümüzdeki adı “devlet”dir. Kişi ve gruplar oluşturdukları bu devlet lehine fedakarlıkta bulunarak silahlarını devlet’in güvenlik görevlilerine teslim ettiler. Devlet nezdinde mahkemeler kuruldu ve bireyler sorunlarının çözümünü buraya havale ettiler. Devletin faaliyetlerini yürütmesi için kazançlarından ona “vergi” ödediler.

Bugün devletin polis ve askerinin taşıdığı silahlar, bizim kendi rızamızla, bizi koruması adına “emaneten” verdiklerimizdir.

Devletin sistematiği içerisinde çalışan mahkemeler, sorunlarımızı çözmesi için irademizi teslim ettiğimiz kurumlardır.

Eğer devlet insanlarının yaşam hakkını güvence altına alamıyorsa, onlara işkence yapıyorsa veya sorunları hakkaniyetli şekilde çözemiyorsa, bu durumda her bireyin ona verdiği silahları geri alarak kendi hakkını savunma ve mahkemelerini tanımayarak sorunlarını halletme hakkı doğar. Bu durum devletin yok olması, anarşik bir düzenin doğması anlamına gelecektir.

Türkiye, anayasası ve yasaları olan ve uluslararası anlamda tanınan bir devlettir. Ancak bu sistemin “toplum sözleşmesi” ışığında bir devlet olup olmadığı tartışmalıdır. Zira son yüzyıl içerisinde ortaya koyduğu uygulamalar incelendiğinde sürekli krizler yaratan, halklarını ayrıştıran ve birbiriyle çatıştıran, çıkan sorunları adil şekilde çözmeyen, her daim toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak ona savaş açan bir yapılanma ile karşı karşıyayız. Bu yapılanmanın en çok başvurduğu yöntemlerden birisi maalesef işkence ve kötü muameledir. Gerçekte ortada var olan şey kendisine muhalif gördüğü kişi ve grupları kendi ajanları ile yok eden, onları kaçıran veya tehdit eden bir “örgüt”tür.

İletişim olanaklarının sınırlı olduğu 1990’lı yıllar ve öncesinde işkence, kötü muamele ve adam kaçırma eylemlerini “sümenaltı” etmekte mahir olan Türk devleti, sonraları “örgütsel” faaliyetlerini daha cüretkar şekilde yapmaya başladı. Önceden beyaz Toros’larla yaptığı insanlığa karşı suç eylemlerini 2016’dan sonra siyah Transporter”larla yapmaya başladı. Zihinsel olarak insanlığın emekleme döneminde yer alan bu “devlet”, işkence ve kötü muamelelerini icra etmekte bilimin ve teknolojinin imkanlarını sonuna kadar kullanmaktan geri kalmadı.

Böylesi bir devletin BM’nin 2006 yılında kabul ettiği Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye taraf olması kendisiyle çelişki oluştururdu. Türkiye’nin bu Sözleşmeyi imzalamaması hakiki karakterini ortaya koyması açısından ibretliktir.

Bir ülkede zorla kaçırmalar sıradanlaşmışsa, işkenceler ve kötü muamelelere ağır tepkiler gösterilmiyorsa eğer, ülkeyi yönetenlerin, siyasetçilerin, sivil toplum örgütlerinin, medyasının ve aydın kesiminin de bu insanlık suçuna bir şekilde ortak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Halkı ikaz ederek uyandırmak yükümlülüğününü sırtında taşıyan bu kesimlerin sessizliği ve hareketsizliği, işlenen bu tür suçlara iştirak eden halkın, bilincinde olmasa dahi dolaylı şekilde kendisinin de mağdur olmasının gerekçesidir.

Zorla kaybedilen her birey ile birlikte, bu kaybetmeye karışan ve/ya ona göz yuman devlet de parça parça yok olmaya başlar. Kaybeden sadece devlet olmaz; namusunu, parasını, geleceğini ve tüm zenginliklerini devlete “emanet” eden insanlar da kaybetmeye başlar. Eğer toplumun geneli bunun farkında olsaydı, kendini koruma içgüdüsüyle hareket edecek ve her zorla kaybetme olayı sonrasında buna doğrudan veya dolaylı olarak katılan tüm devlet “ajanlarına” hakettiği cezayı verecekti.

Osmanlı’nın bakiyesi bir çoğrafya ve kültür üzerine kurulan Türkiye, bir çok kurumunu inkar etmesine rağmen maalesef eskinin zorla kaybetme geleneğini devralarak kendisine bir yol ve yöntem olarak kullanmaktan geri kalmadı. Süreç içerisinde tek parti tarafından “rejim” muhaliflerine reva görülen bu uygulamalar sonrasında Rumlara, Ermenilere, Yahudilere, Kürtlere, komunistlere, sağcılara, solculara, milliyetçilere ve muhafazakarlara karşı da kullanıldı. Bu yönüyle Türkiye, sanki kurulduğu günden bu yana, kendinin bir devlet olmadığını bir çete olduğunu ispatlama gayreti içinde oldu. Kendini yönetenlerin rengi, ırkı ve ideolojisi değişmesine rağmen işkence ve kötü muamele gibi yöntemlerine hep sadık kaldı.

Türkiye bu güne kadar devlet olamadı. Gelecekte, bizlerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, müreffeh ve mutlu şekilde yaşamamızı sürdürebileceğimiz bir ülke haline gelip gelmeyeceği Türkiye’nin zorla kaçırmalar ve bunun altında yatan düşünce ile hesaplaşmasına bağlıdır. Bu hesaplaşmayı sadece devlet değil, hepimiz yapmak zorundayız. Ancak bu şekilde bilinçlenen ve ona göre şekillenecek bir toplum “devlet”i kontrol edip, onu faydalı bir araç haline dönüştürebilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here