MAKYAVELİST HUKUKÇU

0
180

Hukukçunun bilerek alet olduğu zulme (adaletsizliğe) ilişkin sığındığı ezeli mazereti, çoğunluğun (yani kamunun) menfaati adına katlandıkları bir yük olduğu yönünde. Tek tesellisi, vesile olduğu hukuksuzluğu son kez yapıyor olma ümidi.

Tüm dinlerin ortak emri: Zulmetmeyeceksin. Ancak Batı ve onun tarihinden ve inanç köklerinden doğup bizi de istila eden “maddecilik” fikri ve bu düşünceyi temel alan ideolojiler, sefil çıkarları ve hırsları uğruna zulmü adeta araçsallaştırıp meşrulaştırdılar. Batı’nın bu yaklaşımı Goethe’nin “ya örs olacaksın, ya çekiç” sözleriyle adeta levhalaştırılıp alenilik kazandı.

Doğu kültürü insana zulmü yasaklamış, dünyanın bütün zenginliklerinin tek bir insanın kanına karşılık gelmeyeceğini kodlarına işlemiştir. Hiçbir şekil ve şartta, bilinçli olarak irtikâp edilen zulüm bu kültürün köklerinde kendisine meşru bir dayanak bulamaz.  

Avrupa’nın tarihi adeta bir kıyım kronolojisi. Machiavelli’ye göre, “mecbur kalınınca kuvvet haktır”. Mecburiyet halini tanımlayacak olan da insanın kendisi; yani onun hırsları ve çıkarları.

İdareciler, aktüalitenin, grup çıkarlarının veya kısır görüşlerinin tesiriyle bazı kötülükleri kendilerine hak telakki edebilirler.

Varlık nedeni idare edenleri, yani devletin ve onun sağladığı olanakları kötüye kullanabilecekleri denetlemek olan yargı mensuplarının, zulmün mücavir alanına dahi ayak basmaları düşünülemez.  Atacakları ilk adımları ile üzerlerindeki efsun bir anda kalkar, esfel-i sâfilîne yuvarlanırlar. Zira gayesi adaleti tesis ve tahkim ederek daimiliğini sağlamak olan yargı, hedefine ulaşmak adına vasıta olarak zulmün hiçbir çeşidinden ve türevinden faydalanamaz.

Faydacı bir mantıkla zulmü ehveni şer gören bir hâkim, bu yöntemi önce kaçınılmaz bir meşru müdafaa hali kabul edip kullanır; sonra en iyi ve kolay yolun bu olduğuna kanaat getirerek sıradanlaştırır ve kurumsallaştırır. Takip edilen böylesi bir yöntem ve yaklaşım, kısa veya orta vadede yargıyı yok oluşa sürükler.

Hukukun asıl gayelerinin ya ikinci plana itilerek ya da göz ardı edilip yok sayılarak, araçlarının kutsanıp süslenmek suretiyle uygulama yapılmasını “hukukçu makyavelizm’i” olarak adlandırabiliriz. Başka bir anlatımla bu kavram ile hukuki bilginin (vasıtaların), hukuki hikmetlere (amaçlara) ulaşmak için bir basamak olarak kullanılmayıp, ya kullananın kendisinin veya başka kişi ya da grupların iktidarına “meşru” zemin hazırlamak için uygulanması anlatılmaktadır.

Bir ideal uğrunda fikri ve bedeni mücadele veren insanların cesur olmaları elzemdir. Bununla tüm sıkıntı ve felaketlere göğüs gerip onlarla mücadele gücü ve azmini içlerinde hissedebilirler. İçinde cesareti barındırmayan yavan bir bağlılık hissi sadece köksüz itaatten başka bir anlam taşımaz. “İtaat” duygusuyla “ideal” hedefe hizmet edileceğini düşünenler daima kendilerine, tabi olacakları bir efendi ararlar. Bu arayışın temelinde kolaycılık ve tembellik; amaçladıkları “idealin” usul ve ilkelerini içselleştirmeme, onlara inanmama yatar. Zamanla “itaat” duygusu, kişisel bir varoluşun temelini oluşturup, bireysel menfaatlerin kutsanması ile sonuçlanır. Kendi menfaatleri uğruna, faydası olacağını düşündüğü bir “efendiye” itaat etmeyi vazife addeder. Hangi makam ve mevkide bulunursa bulunsun cesur olmayan insanlar, inandıkları ideoloji ve davalarına en çok zarar verenlerdir. Hukuku araçsallaştırarak basitleştiren makyavelist hukukçu, her daim bir efendinin kapısına kul olarak zillet yaşamış; daha iyi bir efendi bulduğunda öncekini değiştirmekten ar etmemiştir.

Makyavelist bir hâkimin sorunu, gerekli bilgiye sahip olmamasında değil, hukuki hikmeti, gayeyi özümsememiş olmasında ve bu tür bir değeri hayatının merkezine oturtamamasındadır. Hukukun gayesi meşru yollardan giderek adaleti tesis edip, hakikate ulaşma çabasıdır. Böylece bireyin mutluluğu ve huzuru temin edilmiş, toplumsal barış ve güvenlik tamir ve tahkim edilerek güvence altına alınmış olacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here