Kötülüğün Sıradanlığı ve Yargıda Birlik Örgütü

Kötülüğün Sıradanlığı ve Yargıda Birlik Örgütü

 

Makro büyüklükte suçlara bulaşan AKP hükümeti, Hakyol cemaati merkezli olarak istihbarat eliyle Yargıda Birlik örgütünü Mart 2015 tarihinde kurmuştur. Bu yapı bünyesine çeşitli toplumsal grupları katma ve geniş tabanlı bir izlenim vermek suretiyle meşruiyet oluşturmak istemiştir. Sosyal demokratlardan tarikatçılara, ülkücülerden alevilere ve siyasal İslamcılardan ulusalcılara çok çeşitli zihniyete sahip yargı mensubunun oluşturduğu bu örgüt ile yargı tamamen siyasetin vesayeti altına sokulmuştur. Siyasal iktidar toplumun belli bir topluluğuna karşı kendisi gibi kin ve haset içinde olan kesimleri bu düşmanlık etrafında birleştirmeye muvaffak olmuştur. Baştan önyargı ve ön kabuller ile yok etme düşüncesiyle yola çıkılmış, bu hedeflerin hayata geçirilmesi için on binlerce yargısız infazlar yapılmış ve sonrasında da yargılama tiyatroları sahneye konulmuştur. Bu mizansen hala da devam etmektedir. Hırs ve çıkar düşüncesi ve ideolojik saplantılarla bir araya gelen bu kolluk ve yargı mensupları, biat ettikleri politikacıların yönlendirmeleri ile usul hukukunu da hiçe sayan bir tutum sergileyerek, hayatını rutin içinde yaşayan ve hayır yolunda gayret eden insanları didik didik edip en ufak bir hayır faaliyetine karıştıklarını tespit ettiklerine soruşturmalar açmış, operasyonlar düzenleyerek zindanlara doldurmuşlardır. Bu haksız fiilleri de tam bir ibadet neşvesi ve adeta devlet aşkıyla yerine getirmişlerdir.

15 temmuz’un yaşandığı 2016 ile 2020 yılları arasında Cumhuriyet savcılıkları tarafından silahlı terör örgütü üyeliği iddiasıyla 1.576.566 adet soruşturma başlatılmıştır. Kestirmeden söyleyecek olursak Yargıda Birlik örgütü (YBD), siyasetin hedefe koyduğu belli bir kesime karşı bu soruşturmaları açmak ve zindana tıkmak amacıyla kurulmuştur. Gelinen bu aşamada YBD, herhangi bir özeleştiri yapmadığı gibi, bu operasyonların devam edeceğine dair reylerini ihsas etmekten imtina dahi etmemektedirler. Yargı mensubu olan bu kişiler adaleti ve tarafsızlığı temsil eden cübbelerini çıkartıp savaş zırhını giymişler, kendilerinin deyimiyle belli bir süre kötü ve acımasız olma motivasyonu ile hareket etmeye söz vermişlerdir. Oysa kem aletle kemalat olmayacağını, usulün esasa mukaddem olduğunu bilmemeleri mümkün değildir.

Bu durumda şu tespiti yapmak zorunluluğu hasıl olmuştur: “İyilerle (iyiliğe karşı) mücadele edenler kötü oldukları için sınırları yoktur. Oysa kötülerle (kötülüğe karşı) mücadele edenler ise iyi oldukları için onların sınırları vardır ve çoktur.”

YBD amaçları doğrultusunda çalışan yargı mensuplarının kalp ve vicdanlarındaki adalet anlayışları ve mesleki müktesebatları ile gerçekleştirdikleri hukuksuz uygulamaları nasıl bağdaştırdıklarını izah etmek çok zor. Bu değerlendirmenin yanı sıra Kötülüğün Sıradanlığı kitabının yazarı ünlü Alman filozof ve siyaset bilimci Hannah Arendt’in ilginç ve bir o kadar da ürpertici tespitleri incelemeye değer. Hannah Arendt anılan kitabında, Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargı sürecini yakından takip etmiş ve gözlemlerini kitaplaştırmıştır. Beklenenin aksine Adolf Eichmann’ın psikopat bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna ve kötülüğün nasıl sıradanlaştığına dikkat çekmiştir. Eichmann bütün suçlamaları ‘Bu iddianame bakımından suçsuzum’, yani görevimin gereğini yerine getirdim diyerek reddetmiştir. Avukatı Robert Servatius bir röportajda ise ‘Eichmann Tanrı’ya karşı suçluluk duyuyor, hukuka karşı değil.’ demişti. Yani Eichmann, dönemin Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey yapmamış̧ olduğunu, sadece emredilenleri uyguladığını belirterek isnat edilen suçlamaları kabul etmemek suretiyle anormalliği normalleştirmiştir. Yani kötülük sıradanlaştıktan sonra belki evinde iyi bir koca ve aile babası olan sıradan kişiler bile çok büyük suçlar işleyebiliyor, bunları maslahat icabı yapmak zorunda olduğunu düşünerek suç olarak da göremeyebiliyorlar.

Totaliter bir yönetimin egemen olduğu ülkelerde toptan bir ahlaki çöküş yaşandığını, kötülüklerin normal algılandığını ve bunları irtikap edenlerin de kahraman gibi muamele görüldüğüne tanık oluyoruz. Ülkemizde olduğu gibi insanların büyük çoğunluğu önlerinde cereyan eden hadiseleri dini, ahlaki ve evrensel ilkelere uygunluğuna göre değerlendirmek yerine egemen siyasi gücün tezine göre okuyarak kötülüğü sıradanlaştırıyorlar.

Saray yargısının ağır paletleri altında ezilen mağdur ve mazlumların büyük kısmı, maruz kaldıkları ağır travmadan kaynaklanan panik halinden ancak yeni yeni çıkmaya çalışmaktadırlar. Gadre uğrayan bu kişiler, yerlerine ikame edilen yapının çökmesinin mukadder olduğunu anladıktan sonra umutsuzluğa düşmeden öncelikle varlıklarını devam ettirme kararlılığı ile gelişmelerin varacağı yerin kendilerine sunacağı imkanları aktif bir sabırla bekleme yolunu seçmişlerdir. Siyasi iradeye kayıtsız şartsız boyun eğen yargı mensuplarının sebep oldukları kriz ve problemler, ülkeyi ve toplumu tümüyle bir çürüme ve karışıklığa maruz bırakmış ve küresel gelişmişlik kriterlerinde aşağıların aşağısına düşülmüş olduğu saklanamaz bir gerçeğe dönüşmüştür.

İnsan haklarının uygulanış ve ihlallerini takip eden Freedom House’in 2021 tarihli raporuna göre, Sivil ve siyasal özgürlüklerin durumunun değerlendirildiği sıralamada Türkiye 195 ülke arasında 146’ncı, hukukun üstünlüğü endeksinde de 117. sırada yer almıştır.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2021 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasından 96. sırada yer aldı.

2022 yılındaki İndependent’in verdiği habere göre, Bertelsmann Vakfı’nın araştırmasında Türkiye, demokrasi, hukuk devleti ve kurumların en çok gerilediği ülkedir. Rapora göre Türkiye’de Milliyetçilik yükseldi, otoriter siyasal İslamcı anlayış güçlendi. Türkiye, son 10 yılda demokrasi ve hukuk devletinin en çok gerilediği ülke oldu.

2022 yılındaki Euronews’in haberine göre Türkiye, Demokrasi Endeksi’nde 2021 yılında 167 ülke arasında 103’üncü oldu.

Yine 2022 yılındaki Euronews’in haberine göre de, Türkiye Yolsuzluk Algı Endeksi’nde son 10 yıl içerisinde en çok puan kaybeden ülkeler arasında yer almıştır.

Görüldüğü üzere Türkiye son on yılda hukuk, adalet, insan hakları ve demokrasi gibi bütün parametrelerde hızla gerilemektedir. Hükümet yetkilileri ise bu menfi hâllerden kurtulmak yerine sadece yalan yayıncılıkla algı oluşturup imajlarını düzeltmeye çalışmaktadırlar. Anayasa Mahkemesi de arada bir vitrin kararları vermek suretiyle hükümetin hukuksuzluklarını makyajla perdelemeye çalışmaktadır.

Belki hiçbir dönemde olmadığı kadar bu dönemde devlet yüceltilmiş ve kutsallaştırılmıştır. Siyasal bilinçten yoksun olan topluma hükümeti devlet ve hükümet tasarruflarını da devlet kararıymış gibi anlatmışlar ve bunda da maalesef başarılı olmuşlardır. Bu zihniyete göre mevzubahis olan devletse gerisi, yani birey de hatta toplum da teferruat olabiliyor.

Kutsallaştırdıkları devletin yanında yer aldığını söyleyen bu menfaatperest ve paraperest güruh kendi karanlık (fetömetre, fişleme ve iltisak gibi) kriterlerini hukuksal bir ölçü olarak gösterip tatbik etmişler, yüzyıllar içinde gelişip kabul gören yerel/evrensel temel hukuk ilkelerini çiğnemekte herhangi bir beis görmemişlerdir. Neticede yargı kurumunu adalet üretmeyen fasit bir dairenin içine düşürmüşlerdir. Böylece siyasallaştırılan yargı müessesesi, kendi varlık ve önemini kaybetme noktasına gelmiştir. Anayasaya aykırı olarak yargı, erk olmaktan çıkartılmış, yürütmenin bir alt tabakası haline getirilmiştir. Bu durumu fiilen kabul eden yargı camiası örneğin, siyasi irade tarafından Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) isminin Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) olarak değersizleştirilerek değiştirilmesine en ufak bir tepki bile göstermemiş ve bunu kolayca hazmetmişlerdir.

15 T rejimi ile hukuksuz bir şekilde gerçekleştirilen toplu tasfiyeler neticesinde ‘militan yargı mensupları yanında’ apolitik çok sayıda yargı mensubu da sindirilmiş, vicdanen ve hukuken taşınamayacak yoğunlukta insan haklarını ihlal suçları işlemişlerdir. Kirli politikacıların motive ettiği yargıç ve savcılar ile kolluk güçleri kendilerinden beklenen misyonu arızasız bir şekilde yerine getirme yarışına girmişler, halk tabiriyle selden kütük kapma düşüncesiyle yüklendikleri risk karşılığında ihtirasla şahsi çıkar elde etme gailesine düşmüşlerdir. Bu nedenle birbirlerinin önünü kesme saikiyle menfaat çatışmaları yaşamaları sonucunda içerden ifşa ettikleri bir kısım iğrenç ve skandal olaylar yargıya olan güvenin hızla zayıflamasına yol açmaktadır.

Yargı kurumunun adaletle dolduramadığı boşlukları iyi değerlendiren iktidara bağlı teşkilat mensupları ile içinde yargı ve kolluk mensuplarının da bulunduğu mafyavâri gruplar hali hazırda altın dönemlerini yaşamaktadırlar (Fetö borsası, Atadedeler çetesi vd.).

Bu arada siyasal iktidar bir kaç yılda bir hukuk ve yargı reformları müjdeleri vererek hukuka dönecekmiş izlenimi vermekle birlikte tam gaz gözaltı, tutuklama, adam kaçırma, adil olmayan yargılamalar ve cezalandırmalara devam etmişler, diğer yandan da kendilerine kayıtsız şartsız destek veren militanlar ve troller ile iş ortağı oldukları işadamlarının suçlarını cezasızlıklarla karşılayarak kaotik bir yargı atmosferi oluşturmuşlardır. İktidarı siyaseten yıpratma tehlikesi olan olayların duyulup bilinmemesi için vesayet altındaki mahkemelerin birkaç saat içinde “Yayınlamama Kararları” vermeleri rutin haline gelmiştir.

Gelinen nokta itibariyle Yargıda Birlik bloku, kendi varlıklarının devamını iktidarla eş değer görmekte, iktidar yıkıldığında kendilerininde dağılacağını ve tek tek yargılanacaklarını çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden Yargıda Birlik bloğu ile iktidar ve payandalarının ortaklığı devam ediyor. İktidar YB’i koruyup kolluyor, YB de iktidar adına hukuk katliamları yapmaya devam ediyor, yani birbirlerine dayanarak yürüyorlar.

Siyasilerin anayasanın rafa kaldırılması ve Avrupa insan hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması gerektiğine dair sözleri karşısında bireysel ve kurumsal bir tepki göstermek şöyle dursun bunu bir emir telakki edip hemen bu yönde karar veriyorlar. Yine bu kirli yapı, partili cumhurbaşkanına ve rejime yönelik eleştiri, yorum, tweet ve haber yapan muhalif kişilere karşı adeta ışık hızında operasyonla başlayan soruşturmalar açıyorlar. Böylece gerçekleşmesinden endişe ettikleri toplumsal tepkileri, korku ve kaygı oluşturarak söndürmeye çalışıyorlar.

İşin en üzücü yanı ise, yargının izzet ve haysiyetinin yerle bir edilmesi karşısında en ufak bir üzüntü duyulmadığını görüyoruz. Akademi ve yüksek yargı da daha önce görev yapmış duayen yargı mensuplarının suskun kalıp hukuksuzluk yapmak için örgütlenmiş olan Yargıda Birlik yapısı ve uygulamalarına (birkaç tane cılız ses dışında) tepki vermemeleri anlaşılır gibi değil. Hakim ve savcıların büyük çoğunluğu da, meslek ilkelerini ve onurunu korumak yerine sadece kendilerini ve konumlarını koruma kaygısıyla hareket ediyorlar.

Doğal hukuk ilkesine göre temel hukuki kaideler zamana, siyasi konjonktüre ve coğrafyaya göre değişmezler. Bu evrensel kurallar hukuki düzenin sınırlarını oluşturur ve normalliği belirler. Gücünü ve meşruiyetini bu evrensel ilkelerden almayıp siyasi güce dayanan yapıların normallik ölçüleri de değişir. Cari hukuk kurallarını da ya uygulamaz ya da yeni normallerine göre yorumlayarak misyonlarını yerine getirirler. Görev bilincini, adalet, ahlak ve hatta inanç değerlerinin önüne koyarlar, kendilerini ülkelerine aşık masum bir görevli olarak tanımlarlar. Oysa bunlar düşünmekten yoksun bir şekilde itaat ederek, aklını ve vicdanını yok sayarak yüzbinlerce insanın zulüm görmelerine imza atmaktan çekinmeyen birer suç makinesine dönüşmüşlerdir. İşin ilginç yanı karşımızda duran bu insanlar, esasen ne psikopat ne de sadist olmayan; hatta eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olan ama soykırım düzeyine ulaşan hukukusuzları da en üst hadden işleyen kişiler olmasıdır.

Bir yargıcı güçlü yapan doğru tartan teraziyi elinde tutmasıdır. Bu terazi kırılırsa veya bunun elinden kaptırırsa o zaman yargıcın da gücü kırılır. Artık haklı olan değil güçlü olan teraziyi alır, kendi normallerine veya çıkarına göre tartar. İşte Yargıda Birlik örgütü mensupları koltuk ve nakdî çıkar karşılığında kendilerini var eden gücü, kendi elleriyle siyasetçilere tevdi ederek kendileriyle birlikte adaleti bitirmişler. Siyasetin vesayetine giren ve bağımsızlığını kaybeden bir yargının olduğu ülkede artık kimse güvende değildir, kendileri bile.

[ad_2]

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir