İkinci Dünya Savaşı Perspektifinden Aktüel Kriz Üzerine: „Win Win“ın Faturası

2
98

İkinci dünya savaşı, diğer tüm olumsuz etkileri bir yana, elli milyondan fazla insanın ölümüne neden oldu. Tarihçilerin uzmanlık alanı olmakla beraber, genel kabul, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi, savaşın başlama nedeni olarak kabul edilir.

Savaşın hiç başlamaması veya bu derece büyük zarara yol açmamasına imkân yok muydu?

Mesela, daha 1931 yılında Japonya’nın Mançurya’yı işgaline, işgalle orantılı sert tepki verilseydi; 1936‘da Nazi Almanya’sı ve faşist İtalya’nın mihver anlaşmasının sonuçları hesaplanabilse ve karşı politikalar hemen kararlaştırılıp devreye sokulsaydı; Fransa ve İngiltere 1939 yılının Mart ayında „Polonya’nın toprak bütünlüğünü garantileyen“ anlaşma yapmak yerine bu garantiyi realize edecek askeri destek verseydi savaş yine de bu kadar büyür ve dünyayı yakar mıydı?

Tabii ki tek sorun müttefik devletlerin kararsızlıkları değildi. Esas ve daha önemli sorun samimiyetsizlikleriydi. Kısa süre önce bitmiş birinci dünya savaşı sonucu imzalanan Versay Anlaşması kalıcı barış tesisi yerine denizaşırı sömürgeciliğin, emperyal amaçların tatminine hizmet edecek şekilde şekillendirildi. Almanya’ya altından kalkamayacağı belli olan ekonomik yükümlülükler yüklendi. Nasyonal sosyalizme adeta zemin hazırlandı. „Düşmanımın düşmanı dostumdur“ ilkesi devletlerarası ilişiklerde hakim hale geldi.  Nazizm ve faşizme karşı samimi bir mücadele devletler bazında hiç olmadı. Her ülke sahaya diğerinin çıkmasını isterken ilkesel bir karşı koyuştan eser yoktu. Makyavelizm’in düsturları hemen her ülkede ve yönetimde sızacağı ruhları kolayca bulabiliyordu. Önemli olan insanlığa barışın hakim olması değil, savaş enkazı üzerine kurulacak yeni sistemde zenginleşmek, daha çok sömürmekti.  Savaşın başlamasından sonra bile batı Avrupa ülkeleri ve ABD, Nazi ordularının hakkından gelmeyi  Sovyetler Birliğinin kızıl ordusuna bırakma politikası izlediklerine dair bir çok veri ortaya çıktı. Bu Anlayış, Nazilerin Paris’i bile işgal etmesine yol açtı. Müttefiklerin amacı savaşı engellemekten çok sömürgelerini korumak ya da kapılarına dayanan savaşı püskürtmekti.

Bu tecrübeler ışığında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını okumakta fayda var. Tarih değiştirilemez ama tekerrürü engellenebilir.

İkinci Dünya savaşı daha devam ederken temelleri atılan Batı Atlantik Paktı (NATO) ve Birleşmiş Milletler’in, hakim devletlerin menfaatleri haricinde, küresel sorunların hallinde bu güne kadar etkili bir fonksiyon ifa etmeleri mümkün olmadı. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik emellerine karşılık 2008 yılından beri Ukrayna’nın NATO ya üye yapılması gündeme getirildiği halde bugüne kadar üyelik gerçekleşmedi. Bunda, Rusya’nın reaksiyonundan kaynaklı çekingenlik gözardı edilemez. Otoriter lider ve yönetimlerin uluslararası diplomasinin gerektirdiği nezaket ve hassasiyetleri sonuna kadar sömürdükleri bilindiği halde Rusya lideri ve benzerlerine tanınan diplomatik krediler, onları „her şeyi yapabilirim“ noktasına getirmiştir. NATO adına bir müdahale şimdilik uluslararası hukuka göre tartışmalı olduğuna  göre, geriye BM’nin tavrı kalıyor. O da veto yetkisine sahip Rusya’nın, hatta Çin’in vetosuna mahkum olacaktır.

Sonuç olarak Batı Avrupa bloku ve ABD bugün yine karasızlık ve samimiyetsizliklerinin bedelini ödeme, hatta halklarına ödetme noktasına gelmiş bulunmaktadırlar. Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği operasyon nedeniyle Avrupa Konseyi ve Bakanlar Komitesi Parlamenterler Meclisi’ndeki üyeliğinin askıya alınması tam olarak bu tezi teyit eder niteliktedir. Esas yanlışlık, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde hakkında en çok ihlal kararı verilen ülke olmasına, demokrasiyle alakası olmayan bir yönetim hüküm sürmesine rağmen, sırf ekonomik ilişkilerden dolayı Rusya’nın, ileri demokrasi iddiasında olan Avrupa Konseyi bünyesinde bugüne kadar barındırılmasıdır. Demokrasinin siyasi ve ekonomik çıkarlara feda edilmesi, devletleri, hiç kimsenin yaşam hakkının güvende olamayacağı kirli savaşa kadar sürükleyebilir.

Dünyanın her yanında cereyan eden benzer olaylar süregelmektedir. Bu son olayın özelliği Avrupa’nın kapısına dayanmış olmasıdır. Ne yazık ki son iki dünya savaşı da, içinde Avrupa olduğu için tüm dünyaya mal oldu. Lübnan, Libya, Çin ya da Türkiye’de olanların son Rus saldırısından farklı olduğu söylenemez. Türkiye’nin güneyinde yer alan Suriye topraklarına ve özünde Kürtlere yönelik saldırılar, sadece bir işgal değil, tabiatın yok edilmesi, hatta zeytinliklerin çalınmasına varacak kadar pervasızca devam etmekteyken uluslararası mekanizma çalıştırılmadı. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi en temel insan hakları çiğnenirken başta Avrupa kökenliler olmak üzere uluslararası mekanizma zamanında, yerinde ve samimi tepki vermedi. Bu durum, otokratların, tiranların, diktatörlerin iştahını kabartmaktan ve yaptıklarını meşrulaştırmaktan başka bir işlev de görmedi. Şimdi Avrupa’nın kapısına dayanan benzer bir durum var ve bugüne kadar ki kayıtsızlıklarının, ‚banane‘ciliklerinin bedelini ağır bir şekilde ödeme tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi bünyesinde yer alan güvenceler, ki buna Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de dahil, sadece batı ve orta Avrupa için kuruluş amaçlarına uygun önlemler alabildi. Avrupa Birliği dışı ülkelerde olup bitenler nasılsa Avrupalıları ilgilendirmiyordu. Oralarda Putin, Erdoğan, Aliyev gibi tamamen demokrasi dışı yönetimler ve yöneticileri şımarık çocuk muamelesiyle zaman içinde azgınlaştırıldı.

Gelinen nokta samimiyetsizliğin faturasını faiziyle ödeme aşamasıdır. Kararsızlık ve dürüst olmayan politikaların devamı, işlediği varsayılan sistemin iflası tehlikesini barındırmaktadır.

Ümidimiz, nispeten demokratik ülkelerin, olanlardan ders çıkararak, hiç değilse bundan sonra demokrasinin gereği olan dürüstlük ve kararlılık sergilemeleridir.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here