BİR YARGIÇ OLARAK BEN NEYİM?

3
188

Modern Devletin üç ana erki olarak kabul edilen Yasama, Yürütme ve Yargı güçleri arasındaki dengeli ilişki ve bu güçlerin birbiri karşısında kendi alanına hakimiyeti ve görevlerini etkin olarak yerine getirebilmesi çağımızın arzulanan yönetim şeklidir. İlkel şekilde yönetilen tüm devletler bu güçleri bir kişi, grup ya da ailede toplamakla demokrasi ve hukuktan uzaklaşmış zamanla diktatörlük halini almış; buna karşın bu güçler arasındaki dengeyi koruyabilen devletler gerçek bir demokratik hukuk devleti olmayı başarabilmiştir.

Tarih sahnesinin bir tarafında bundan yaklaşık 250 yıl önce Montesquieu gibi yasama, yürütme ve yargının her birini asli ve etkin güç olarak konumlandıran düşünürler varken diğer tarafında  günümüzde dahi kendisine destekçi bulabilen ve yargıyı “siyasetin köpeği” olarak niteleyen ya da o hale sokmak isteyen düşünce ve çabalar vardır.

Yani bu ilişki düzleminde makas aralığı o kadar geniştir ki bir yargıç devletin üç erkinden birinin şerefli bir temsilcisi olabileceği gibi kendisini siyasilerin köpeğine de dönüştürebilir.

Bir eski yargı mensubu ve hukukçu olarak yargının siyasetin köpeği seviyesine düşürülmesi söylem ve eylemleri beni derinden yaralamaktadır. Ancak bu isnadın Türkiye gerçeğinde bireysel ya da kurumsal bir karşılığının olup olmadığı ve bu aşamaya nasıl gelindiği de üzerinde kafa yorulması gereken bir olgudur.

Şunu kabul etmek gerekir ki Türkiye’de yargı hiçbir zaman arzulanan ölçüde bağımsız ve tarafsız olamadı. Türk yargı tarihi yargının gerçek bir güç olmaya yaklaştığı ya da tamamen siyasetin güdümüne girdiği iniş çıkışlarla doludur. Ancak hiçbir zaman AKP (YBD) dönemindeki gibi aşikar ve pervasız şekilde siyasi iradenin emrine amade bir hale kendini indirgememiştir.

Türk yargısının siyasi iktidarla arasındaki mesafenin adeta ortadan kalkması ve bazılarının tabiriyle „siyasetin köpeği“ ne dönüşmesi özellikle son yedi yılda önlenemez bir hızla dönüşümünü tamamlamıştır. Bu dönüşümün kurumsal anlamdaki en etkin ve başat aktörü hiç kuşkusuz ki Yargıda Birlik Derneği (YBD) dir.

YBD, 2014 yılında Yargıda Birlik Platformu (YBP) olarak kurulup 27 Mart 2015 tarihinden itibaren dernek olarak faaliyetlerine devam eden Türkiye’deki en etkin ve fazla üyeye sahip yargı örgütlenmesidir.

YBP nin kuruluş güdüsü ve faaliyetlerindeki temel motivasyon, kendilerine varlık ve güç imkanı veren AKP iktidarının devamını sağlamak, bu iktidarın bulaştığı suç ve hukuksuzluklara „milli ve yerli“ kılıfı içerisinde gerekçeler uydurarak işlenen suçları aklamak ve bir yandan da iktidara gerçek manada muhalefet eden kesimleri hukukun tüm kurallarını hiçe sayarak korkutmak, yıldırmak, cezalandırmak ve yok etmektir.

YBD nin isminde hernekadar „yargı“ kelimesi, tüzüklerinin 3. maddesinde de „Yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının tam olarak sağlanmasını amaçlar,“  şeklinde hüküm yer alsa da Platformun  filizlendiği, yeşerdiği, boy verdiği ve meyveye durduğu zemin ve zaman onu normal bir yargı derneğinden beklenenin aksine yargıyı doğrudan yürütmeye bağlamak motivasyonuyla hareket etmesinden alıkoyamamıştır. Çünkü platformun gerçek kuruluş amacı onu oluşturan bileşenlerin her birinin bulaştığı suçları aklamak ve bu suçları ortaya çıkaranlarla hesaplaşmaktır.

Haliyle 2013 yılı itibariyle suçları birbiri ardına ortaya dökülmüş olan  AKP iktidarı;

Önceleri Devleti tağut olarak gören ve devlet içerisinde daha etkin görevler kapma telaşında olan siyasal İslamcı ya da başka motivasyona sahip ancak yine kendilerini dini bir kimlikle tanımlayan alevi inancına mensup yargı mensupları;

Bulaştığı suçlar ya da görevlerini ihmalleri nedeniyle disiplin kovuşturmalarına muhatap olmuş yargı çalışanları;

Darbe hazırlığı sırasında suçüstü yakalanan Balyoz ve Ergenekon’un akıl hocası derin yapılar,

Kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan ancak tüm vatan sevgisi edindiği unvan ve oturduğu makam koltuğundan ibaret olan menfaatçi kitlelerin oluşturduğu yapılar,

Ve baştan itibaren kendilerini devletin ve/ya Kemalist rejimin yegane sahibi, koruyucusu veya “askeri” olarak telakki eden solcu, ulusalcı olduğunu iddia edenler veya kendi kişisel menfaatlerini bu maske ile gizleyenler birlikte hareket etme kararı almış;  bazen kendilerini „yerli ve milli“ görüp karşılarındakini “işbirlikçi, paralelci, hain” olarak yaftalayan; çoğu zaman hukuka aykırı eylem ve söylemleri haklı göstermek adına „devlet aklı devreye girdi“ gibi söylemler ardına gizlenen, zaman zaman da “devletin ali menfaatleri böyle icap ettiriyor” diyerek yapılanmalarına bir gizem katmaya çalışan hakim ve savcılar yargı teşkilatı içerisinde hızlı bir şekilde örgütlenmişlerdir.

Kuruluş aşamasındaki söylemlerine yansıyan amaçları, önceleri “paralel devlet yapılanması” ile mücadele, sonraları “gülen cemaati” ile mücadele ve bunları “imha, bertaraf etme” olarak formüle edilmiş ve bu vaat ile “oy” toplamışlar ve zahirde bunu fazlasıyla hayata geçirmiş iseler de, asıl gayeleri yargının siyasetin köpeği haline getirilmesi olmuş ve bunu da realize etmişlerdir.

2014 HSYK seçimlerinin hemen sonrasındaki eylem, söylem ve çalışmaları ile bir tür “suç örgütü”ne evrilen YBD, daha en başlarda da bir tür “menfaat” yapılanması olarak ortaya çıkmış ve iltisaklı, irtibatlı ve/ya mensup olacaklara kısa-orta-uzun vadede çeşitli menfaat vaadi büyüme ve kurumsallaşma sürecini tamamlamıştır. Üye ve destekçilerine makam, maaş zammı, unvan ve çeşitli dokunulmazlıklardan yararlanma imkanlarını kazandırmış olmakla şimdilik yargıyı köpekleştirme pahasına da olsa amacına ulaşmış gibi gözüküyor. Ancak Türk yargısına ve toplum barışına vermiş oldukları telafisi imkânsız zararlar bizzat kendi üyelerince oluşturan soruşturma ve yargılama dosyaları ve imzalanan kararlarla tüm gerçekliğiyle kaybolmaz bir şekilde yerini koruyor.

Yargı ve köpek kavramlarının aynı cümlede kullanılması acı bir hakikati işaret etse, hepimizin içini parçalayan bu gerçekliği inşa edenler hukuk işlerlik kazandığında önce mahkeme önünde hesap verecek, sonrasında ise toplum vicdanında ve tarih önünde hak ettikleri yeri alacaklardır.

Yargının maddi ve manevi birikimlerini yağmalayanlar, itibarını içerde ve dışarda ayaklar altına düşürenler, yargı sistemini temel hak ve özgürlükleri koruyan değil ve fakat onun önünde en büyük tehdit ve tehlike haline getirenler, eylem, söylem ve kararlarını zihin aynalarında karşılarına alsınlar ve kendilerine şu soruları sorsunlar;

  • Ben attığım imzayı sadece yürürlükteki yasalara, hukuk bilgime ve dosyadaki deliller ışığında ulaştığım kanaatime göre mi attım?
  • Bu imzayı atarken soruşturma geçirme, unvanımı kaybetme, tayin olma kaygısıyla vicdanımda oluşan kanaatin aksine bir hükme vardım mı?
  • İmzamı atmadan önce bana gayri resmi ve gayrimeşru olarak iletilen telkinlerin etkisinde kaldım mı?
  • İmzamı atarken bir gruba duyduğum negatif kimi duygular kararımı olumsuz etkiledi mi?
  • İmzamı maddi bir menfaat karşılığında mı attım?

Bu sorular belki çoğaltılabilir. Her hukukçu hatta sıradan bir vatandaş bile bu soruları sorabilir ancak bu soruların gerçek cevabını ancak o imzaları atanlar bilebilir. İşte bu sorulara samimiyetle verilen cevaplar kişiyi Montesquieu’nun konumlandırdığı noktada devletin bir erkinin asli (asil) temsilcisi ya da Perinçek’in konumlandırdığı noktada „siyasetin köpeği“ yapar.

Kurumsal anlamda YBD yargımız adına talihsiz bir dönemin baş aktörüyse de bireysel anlamda her bir yargı mensubu geniş makas aralığındaki konumunu kendisi belirler.

İdeal manada yargıç mıyım? Siyasetin köpeği mi?

Taktir yüce mahkemenin!!!…..

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here