BEZ BEBEK

0
366

Literatürde zorla kaybedilme olarak tanımlanan devlet eliyle veya onun göz yummasıyla insan kaçırma ve yok etme eylemleri maalesef Anadolu çoğrafyasının bir gerçeği. Bu sadece topraklarımıza has bir durum değil, pek çok zorba yönetimin de muhaliflerini yok etmek amacıyla sıklıkla başvurduğu insanlık dışı bir yöntem. Bundan dolayıdır ki 30 Ağustos, dünya genelinde bu zulme dikkat çekmek amacıyla belirlenen bir takvim günü.

Türkiye devleti de kuruluşundan bu yana insanlık dışı bu yöntemi kullanmaktan geri kalmadı ve halen kullanmaya da devam ediyor.

1936 da Dersim’lilere uygulanan zorla kaybetme cinayetleri 6/7 Eylül 1955 te Rumlar’a, 50 yıldır Kürt halkına, Çorum, Maraş ile Madımak’ta ise Aleviler’e karşı işlendi. İttihat ve Terakki Parti’si ile idarecilerince Anadolu’nun yerlilerinden olan Ermeni’lere karşı kullanılan bu vahşi yöntem ve uygulama, kötü bir miras olarak kurucu irade ve idare tarafından Türkiye’nin yönetim genlerine kodlandı.

15 Temmuz 2016 sonrasında, Gülen Cemaati üyelerine karşı açıktan yapılan boğaz kesme, işkence ve adam kaçırmalar, ülkenin kötü genlerinin başka bir ideoloji ve iktidar yoluyla hayat bulmasından başka bir anlama gelmiyor.

Egemen güç, memurları yanında halk içerisinde “mankurtlaştırdığı” taraftarlarını da kullanagelmiştir. Kirli yönetim serseri takımından devşirip formatladığı veya çeşitli duygularla motive ettiği sürülerini piyasaya salar ve katliam yaptırır. Gizli ancak asıl fail devlet olduğundan “çakallarının” ne önünü keser ve ne de sonrasında onları yargılayarak cezalandırır. Hatta onlara “kahramanlık” madalyaları takarak, bu yamyamlığı yapmayanları gelecek zulümler için hazırlar.

Yapılan her adam kaçırma ve kaybetme ya da öldürme olayı, mağdurun kimlik ve aidiyetine göre toplumu ayrıştırır ve kamplara böler. Topluluklar arasına kan davası kirer, kin ve garaz kaplar her yanı.

Tüm bu cinayet ve zulümlere rağmen Hz. İbrahim coğrafyasında halk tabanında ne Arapların Türklerle, ne Türklerin Kürtlerle, ne de Ermenilerin Müslümanlar ile hiç problemi olmadı. İnsanların sağ duyusu ve vicdanlarının derininde hissettikleri hakikat, bu topraklara atılan kötü tohumların kökleşerek derinleşmesini bir şekilde önledi veya en azından sınırladı.

Geçenlerde sayın Mehmet Efe Çaman’ın kaleminden Agop amcanın hikayesini okudum. Anlatılanlar beni derinden etkiledi. Benim gibi insani duygularını yitirmemiş başkalarına da tesir ettiğinden eminim.

Agop amcaya yapılanlar, ‘devlet’ yetkisini gasp edenlerin veya kötüye kullananların rutin dışına çıkmasından kaynaklanıyor. Başka bir ifadeyle yaşananlar İttihatçıların o dönemdeki Egemen Güçlerini veya Gladyocularını temsil eden kanadının faaliyetlerinden başka bir şey değildi.

Yoksa halk olarak Anadolu insanının, yani Türklerin ve Kürtlerin veya başka ırkların Ermenilere ya da başka azınlıklara gadri değildi yaşananlar. Nitekim Agop Amca’nın anlattıklarından da işlenen cinayetlerin Anadolu insanı tarafından nasıl karşılandığı anlaşılıyor: ‘Kınalı kuzum ne ettiler size böyle’

Aynı oyunların döne döne oynanmak istendiğine dair yakın tarihte Artı Gerçek’den Ayşe Yıldırım da bir yazı kaleme aldı ve yazısında: “Bütün bunların tetiklenecek bir kitlesel provokasyonunun hazırlıkları olmasından endişe ediyor insan” dedi.

Agop Amca’nın yaşadığı acılar tek değil. Ben de bir benzerini ilk ağızdan bu tür bir cinayete tanıklık edenden dinledim. Arapkir-Ağın-Eğin havalisinde yaşanan ve toplumun vicdanına ve ruhuna kazınan duyduğum acı gerçekleri kaleme almaya kendimi mecbur hissettim.

Çocukluğumun geçtiği 1970 li yıllara geri gidelim. Bademli, kırk haneli küçük bir köydü. Bahar aylarında, açan çiçekler, uçan kelebekler, öten kuşlar ile birlikte bize ait kuzu ve oğlakları otlatıyordum. Yazları, ağustos böcekleri, eşek arıları, yılan ve akrepler ile birlikte dayanılmaz sıcağın altında buğdayları orakla biçmek, harman yerine getirip düven sürme işlerinde aileme yardım ederdim. Sonbaharda artık geri dönüş yapan göçmen kuşlar eşliğinde, olgunlaşan bademleri toplayıp, bağ, bostan hasadı ile hayvanların kışlık yiyecekleri için yapılan hazırlıklara yardımcı olurdum. Yılın bitişi, kışın gelmesi ile birlikte zorluklar içinde geçen aylar yerini dinlenme mevsimine bırakıyordu.

Hayat şartları zor da olsa bunlar güzel günlerdi. Kışın uzun gecelerinde televizyonun, elektriğin olmadığı o günlerde zaman çok bereketliydi. Komşu yaşlı teyzeler, nineler evimize gelir bizlere masal ve geçmişteki anılarını anlatarak günlerimizin dolu dolu geçmesine katkı sağlarlardı.

İşte bu uzun kış gecelerinde hafızamda yer alan, unutulmayan geçmişin karanlıklarından bir kesiti paylaşacağım sizlerle.

Köy evimizin bulunduğu dar sokakta kapı komşumuz Ömer emminin eşi Fatma Bacı ve sokağımız sonunda oturan Ethem emminin eşi Aba vardı. Kış gecelerinde evimizin daimi ziyaretçileriydi. Ethem ve Ömer emmiler akşam namazına giderken yaşlı eşlerini bize bırakırlardı. Kendileri yatsı vaktine kadar caminin yanındaki köy odasında cemaat ile içinde meşe odunlarının yandığı soba başında sohbet ederler ve sonrasında evlerine dönerlerdi. Dönüşlerini, bastonlarının gecenin sessizliğinin adeta cisimleşip çöktüğü sokak zeminindeki taşlara değmesi ile çıkan seslerinden bilirdik. Buna rağmen Ethem emmi evimizin penceresini bastonuyla tıklatır ve “Hadi gııı” diye eşini eve davet ederdi.

Fatma Bacı’dan ve Aba’dan her gün bir masal anlatmasını isterdik. Onlar da bizi kırmaz küçüklüklerinde dinledikleri ve zihinlerine nakşettikleri hikaye ve masallardan anlatırlardı. Tabi masallar yanında çocukluk yıllarının nasıl geçtiğini, çocukluk hatıralarını anlatmaları da çok hoşumuza giderdi.

Fatma Bacı’nın anlattığı, bu güne kadar hafızamdan silemediğim, benliğimin ve kişiliğimin şekillenmesinde belirleyici bir etkisi olduğunu düşündüğüm anılarından birisini O’nun ağzından sizlere de aktarayım. Aktarayım ki hem benim yüküm hafiflesin ve hem de bu hakikat sizleri de pişirerek insanileştirsin.

“Bizler de bir zamanlar sizin gibi çocuktuk. Ömrüm bir rüya gibi geldi geçti sanki. Dişleriniz varken canınızın istediği her şeyi yiyiverin. Arkadaşlarınızla istediğinizi oynayın. Onları sevin ve kesinlikle üzmeyin. Benimde Gülizar, Suna, Mariyam ve Siranuş isminde çok sevdiğim arkadaşlarım vardı. Gündüzleri beş taş ve köşe kapmaca, akşamları ise birlikte evcilik oynardık.

Çocukluğumun geçtiği köyün yarısı Müslüman diğer yarısı da Ermeni’ydi. Ermeniler kiliseye, Müslümanlar camiye giderdi. Hiç kimse kimseyi kınamazdı. Ermeni-Müslüman ayrımı diye bir şey duymamış yaşamamıştık. Ta ki o kötü gün gelene kadar hep birlikte mutlu ve huzurlu yaşıyorduk.

Bir gün sabah uyandığımızda birçok askerin köyümüze geldiğini gördüm. Annem hemen pencereleri kapattı. Benim de pencereden bakmamamı söyledi. Annem bir süre sonra inekleri sağmaya indiğinde ben pencerenin kapalı olan tahta aralığından dışarıyı seyretmeye başladım. Komşularımız Danial ve Abraham emmiler ailecek yanlarında arkadaşlarım olan kızları Mariyam ve Siranuş de olmak üzere evlerinden zorla dışarı çıkarılıyorlardı. Bunu görünce bir anda kendimi sokağa attım. Bir müddet sonra arkadaşlarım Sevgi, Gülizar ve Suna’da yanıma geldiler. Onlar da yaşananlardaki gariplği farketmişler ve meraklarını gidermek amacıyla kendilerini bir şekilde dışarı atmışlardı. Yakınlarda bulunan çınar ve dut ağaçlarının arkalarına kendimizi saklayarak olanları seyrettik.

Köy muhtarı Hımık Dursun dayı eşliğinde köyümüz halkından Kaya emmi ve komşu köy Ençiti (Topkapı)’den Dilaver dayının yanında askerler vardı. Başlarında bulunan komutan ile birlikte köyü geziyorlardı. Kaya emmi ve Dilaver dayı Ermeni komşularımızın evlerini gösteriyor ellerinde bulunan meşe kömürü ile bu komşularımızın kapılarına çarpı işareti koyuyorlardı. Neler oluyor anlamıyorduk. Komşularımızı çok seviyorduk ve onlardan hiçbir kötülük görmemiştik. Gerek babam ve annem gerekse Müslüman olan diğer komşularımızdan hiç kimse dışarıda değildiler. Tüm Müslüman ahali, yapılanları büyük bir endişe ve merak içinde, gizlendikleri evlerinin kapı ve pencere aralarından izliyorlardı. Etrafta bir tür ölüm sessizliği vardı. Ne olacağını tam bilmiyorduk, ancak kötü bir şeyler olacağını ruhumuzun derinliklerinde bir yerde hissediyorduk.

Ben ve arkadaşlarım Kaya emmi ile Dilaver dayının yaptıklanın yanlış olduğunu düşünüyorduk.

Köydeki tüm evler kontrol edildi. Köydeki tüm evler kontrol edildi. Kömür ile işaretlenip siyaha boyanan tüm evlerdeki kadın/erkek çoluk/çocuk evde kim var ise askerler tarafından köy meydanına toplandılar.

Komşularımız ne olduğunu anlamadan köy meydanında sessiz sedasız korku ve panik halinde bir araya getirildiler. İşaretlenen evlerde kimsenin kalmadığına kanaat getirdikten sonra komutan eli silah tutan tüm erkeklerin ayrılıp çınarın altına, kadın ve çocukların ise koca dutun altına geçmeleri için bağırdı. Sessiz kalıp emri yerine getirmeyenlere askerler dipçikleriyle vurmaya başladılar.

Dipçik seslerine eşlik eden hakaretler altında erkekleri zorla yanlarından alınan kadın ve çocuklar ağlamaya başladılar. Feryat figan ağlama sesleri Horoç (Yazmakaya) köyünden gökyüzüne yükseliyordu. O anda duymadığımız ancak daha sonra öğrendiğimize göre benzeri dramlar komşu köylerde de yaşanmış. Ağın’ın Pul, Arapkir’in Peküsü (Çaybaşı) ve Eğin’in (Kemaliye) Mendürgü (Kışlacık) köylerinde de aynı şeyler yaşanmış. Orada da Ermeniler köy meydanına toplanmış, Müslümanlar ise ya askere destek vermiş ya da evlerinin karanlığında sessiz ve hareketsizce beklemişler.

Askerler komutanlarının emriyle köy meydanına toplayıp diğerlerinden ayırdıkları çok yaşlı olmayanlar hariç 13-14 yaşından büyük erkeklerin ellerini bağladılar. Sonra bu kişileri tek sıra haline getirdiler.

Geriye kalan kadın çocuk ve yaşlıları ise askerler çember içerisine aldılar ve köy meydanından dışarı doğru yürümeye zorladılar.

Ben yaşlı bir elma ağacının arkasında idim. Bir anda, endişe ve korku içerisinde ağlayan arkadaşlarım Mariyam ve Siranuş ile göz göze geldim. Birbirlerine destek olmak ve uzaklaşmamak adına el ele tutuşmuşlardı. Yanlarında anneleri Dudu ve Vartanuş halalar vardı. Asker çemberinde o sırada bir boşluk oluştu. Tam o anda Mariyam yatarken bile yanından ayırmadığını bildiğim, canından çok sevdiği bez bebeğini bana fırlatarak attı. Oyuncak bebeği havada kapıp hemen fistanımın içine sakladım.

Kadın, çocuk ve yaşlıları köyden dışarı çıkarttılar. Nereye gidiyorlar? Ne olacaklar? Bu olanlar nereden çıktı? Bir daha arkadaşlarımı görebilecek miyim? Şeklindeki sualler çocuk yaşıma rağmen kafamdan şimşek gibi akıp gidiyordu.

Arkadaşlarım Sevgi, Gülizar ve Suna ile birlikte biz de kafileyi uzaktan takip ediyorduk. Askerlerin eşliğinde köyden çıkan kafile Yaz Beli sırtlarını aştıktan sonra Fırat Nehri’ne varmadan Taftı Çayı’nın Ağın ilçesi Hünü (Kurtuluş) köyü Alaca Köprü istikametinde yol aldılar. Halen ağlama sesleri dinmemişti. Ortalık babalarından ayrılmak istemeyen çocukların sesleri ile çalkalanıyordu. Eşleri ve oğullarından ayrılmak istemeyen genç ve yaşlı teyzelerin ağıtları arşa hala kulaklarımda çınlamaktadır. Ancak askerlerden çıt çıkmıyordu.

Yaz Beli köyümüzün en tepe noktasıydı. Buradan çok geniş bir alanı görebiliyorduk. Kafile Henisik (Salkımlı) köyüne yaklaştığında askerlerden yarısı ayrıldı ve tekrar geri köye döndüler. Bizi görmemeleri için arkadaşlarımla birlikte büyükçe bir kayanın arkasına saklanıp onları seyre devam ettik.

Geri dönen askerler köyde kalan diğerleriyle birlikte, köy meydanındaki elleri bağlı erkekleri Yazı Tarla istikametinde tek sıra halinde yürütmeye başladılar.

Kezele Kayası’nın önünden geçerek Seki Tarla’nın yanındaki patika yoldan elleri bağlı erkekler sıraya dizilmiş önde ve arkada jandarmalar olduğu halde yürüyorlardı. En önde ise muhtar Hımık Dursun dayı, Kaya emmi, Dilaver dayı başı çekiyordu. Hepsinde bir sessizlik ve merak söz konusuydu. Çocuk cesareti ile ben ve arkadaşlarım ikinci kafilenin ne tarafa gideceğini merakla takip ediyorduk. Kadınların götürüldüğü Ağın istikametinin tersine gidiyorlardı. Karapahar (Karapınar) köyü yönüne döndüler.

Arkadaşlarımla birlikte bulunduğumuz yamacın diğer yakasına doğru yürüdük. Askerlerin fark etmeyeceği mesafeden, görünmeyecek vaziyette takibe başladık.

Kafile Karapahara (Karapınar) girmeden Hurmin (Çakırtaş) Köyü Bağları’nın yanındaki yoldan devam etti. Fırat’ın kolu olan Karasu Nehri’nin dik yamacının bulunduğu Kartal Kayası Mevki’ne vardılar. Biz o yere yakın bir yerde yüzyıllık dağun ağacının ardına saklanarak olanları gözetlemeye devam ettik. Kartal Kayası’nın en uç noktasına doğru elleri bağlı şekilde insanlar yürütüldü. Askerler silahlarını elleri bağlı insanların üzerine tutuyorlardı. Planladıkları yere geldiler. Kafile durduktan sonra, en önde yer alan kişinin, kendisini diğerlerine bağlayan ipini bıçakla kestiler. Kafileden ayırdıkları kişiyi kayanın ucuna getirip hızla Karasu Nehri’nin sularına attılar. Geride kalanları da aynı vaziyette tek tek, kimini iterek kimini ise sürükleyerek kayanın başına getirerek nehre attılar.

Bu gözler bunlara bizzat şahit oldu. Niçin bu insanları nehre atıyorlardı? Niye eşleri ve çocuklarından ayırdılar? ben de anlamadım, yanımda bulunan Sevgi, Gülizar ve Suna da. Çocuk yaşımda çözemediğim bu muammayı gençlik ve yaşlılık zamanlarımda da anlamış değilim.

Kartal Kayası’na götürülen kafile içinden, Karasu Nehri’ne atılmayan hiç kimse kalmadı. Askerler Ermeni nüfusunun yoğun olduğu Ençiti Köyü’ne doğru gittiler. Muhtar Hımık Dursun dayı Kaya emmi ve Dilaver dayı ise köye döndüler.

Dilaver dayı ile Kaya emmi Ermeni komşularımızdan boşalan en güzel 2 eve yerleştiler. Onların bağ ve bahçelerini sahiplendiler. Boşalan evlerin değerli eşyaları da kendilerine taşıdılar. Dilaver dayının akrabası Dursun ve adamları da Dursun’un izin verdiği ölçüde diğer evleri yağmaladılar. Çoğu kimse köydeki ağırlığına göre geriye kalan malları talan ettiler.

Köyde, nehre atılan erkeklerden çıkıp da kurtulan olmadığı olamayacağı konuşuluyordu. Kendi annem ve babam dahil hiç kimse bu yapılanlara karşı bir şey demedi. Kimse olanlara ve askere sesini çıkartmadı.”

İçime mıh gibi saplanan bu yaşanmışlığı dinledim. Kirlenmemiş çocuksu yüreğim onların acısını en derinden hissetti ve hüzünlendi. O yaşlarımda olanları kavramam ve anlamlandırmam çok kolay değildi. Çocuksu yanım, tüm acıların ve yaşananların cisimleştiği ve zaman içerisinde kendisi ile birlikte bu acıları geleceğe taşıyan ve unutturmayan “bez bebeğe” takıldı. Anlatımı sonrasında Fatma bacıya bu bebeği sordum, bana: “Gelin olup Bademli Köyü’ne gelene kadar Mariyam’ın emaneti bez bebeği hep sakladım. Bazı geceler bez bebeğe sarılıp gizli gizli ağladım. Onunla yattığımda, arkadaşımın kokusunu sanki yanımda hissediyordum” Dedi.

Arapkir-Ağın-Eğin mozaiğin de yaşanan hatıralarım tabiki Fatma bacı ile sınırlı değil. Aba’nın gelin geldiği Mendürğü (Kışlacık) köyünde yaşananlar, Küşne’nin haritadan silinişi, Orta okul çağlarında taşındığımız Ağın ilçe merkezi Kuzgeçe mahallesi sakinlerinden Kuyumcu Hüseyin amcanın Ermeni kökenli olan kayınvalidesi ve eşine siyasal islamcılar tarafından yapılanlar ile ilgili hatıraları başka bir yazıda kaleme almayı düşünüyorum.

Hukuksuzlukların, hak ihlallerinin telafisi gerekli ve derhal yapılmalıdır. Ancak demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmadıkça bu ve benzeri oyunlar devam edecektir. Failler ve onların hokkabazlıkları, ayrımcı, bölücü gayretleri hep vardı ve var olmaya devam edecektir. Önemli olan olaylara bütüncül bir bakış açısıyla bakıp değerlendirebilmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here