- ANASAYFA
- No Comment
Anı Yaşamak Üzerine: Göçün Yaraları, Geleceğin Korkusu ve Kaybolan “Şimdi”
Bazen hayatımızdan memnun değilmişiz gibi gelir. “Hiç mutlu hissetmiyorum” deriz kendi kendimize. Ama çoğu zaman bunun sebebi, hayatın bize sunduğu güzelliklerin eksikliği değil; bizim o güzelliklerin içinde gerçekten bulunamayışımızdır.
Zihnimiz sürekli “ya öyle olursa”larla, “keşke”lerle, “neden böyle oldu”larla meşgul. Oysa yaşadığımız an, tam da şimdi—nefesin göğsümüzde yükseldiği, ışığın gözümüze değdiği, kalbin içimizi yokladığı bu an—bizden bir şey istiyor: orada olmamızı.
Duş alırken suyun tenimize değdiğini hissetmek yerine kahvaltıyı düşünürüz.
Kahvaltı yaparken kahvenin kokusunu içimize çekmek yerine işe yetişme telaşını.
Çalışırken o ana kadar başardıklarımızın değerini görmek yerine “bir an önce çıkmayı” düşünürüz.
Her şeyin sırası geldiğinde, biz hep başka bir şeyi düşünürüz.
Bu durum, özellikle kendi ülkesinden göç edenlerin yaşamında daha derindir. Göçün ardından geride kalanlara, yarım kalanlara duyulan bağlılık uzun süre kalır. Çünkü hafıza insanın vatanıdır. Ancak bu bağ zamanla bugünü yaşamayı zorlaştırır; zihin geçmişe tutundukça bugünü kaçırır. “Buraya alışmalıyım.” derken bu kez geleceğin belirsizliği çöker insanın üzerine. Ne geçmiş tam bırakılabilir, ne gelecek tam sahiplenilebilir. Böylece insan iki uç arasında sıkışır ve “şimdi” arada ezilir.
Zihnimiz geçmişin kırılganlıklarında ve acı tecrübelerinde dolaşırken, aynı anda geleceğin belirsizliğine tutunmaya çalışır. Bu iki yön arasında sıkışınca, şimdi tam önümüzde dururken ona dokunamayız. İnsan zihni, çoğu zaman kendini bir salıncakta asılı bulur: Bir uçta “geçmiş” sallanır—anılar, kırgınlıklar, yarım kalmışlıklar… Diğer uçta ise “gelecek”—kaygı, ihtimaller, belirsizlik. Bu iki ritim arasında savrulurken şimdi, sessiz bir köşede unutulmuş bir sandık gibi kalır.
Oysa, Rilke’nin dediği gibi, “Şimdi, içine tüm zamanların aktığı bir noktadır.” Ve biz, çoğu zaman bu noktayı ıskalarız.
Su alnımıza değdiğinde sıcaklığı hissetmek yerine, akşam kimin arayacağını düşünürüz. Kahve kokusu burnumuza geldiğinde o kokunun bizden istediği duruşu veremeyiz; acele ederiz, yarını planlarız, dünü tartarız. Yaşam, bir nokta gibi çalınırken biz hep bir sonraki noktayı bekleriz.
Örneğin bir anne düşünün: Sığınma talebinin cevabını beklerken market alışverişinde çocuğunun elini tutsa bile aklı, “Ya olmazsa?” sorusunda takılı kalır. Oysa çocuk, raftaki rengârenk meyveleri gösterip yalnızca “şimdi”yi yaşamak ister.
Ya da yeni bir ülkede, yeni bir şehirde yürüyen genç bir göçmeni hayal edin. Binalar yeni, sokaklar yabancı… Ama aklı hâlâ annesinin kapı aralığından sızan ev kokusundadır. Önünden geçen rüzgâr, ona yeni başlangıçlar fısıldar ama o, o fısıltıyı duyacak halde değildir. Çünkü geçmiş omzunda bir bavul gibi ağırdır.
Göçün İki Ucu: Geçmişi Bırakamamak, Geleceğe Tutunamamak
Göç eden biri için zaman doğrusal değildir. Geçmiş, bazen bir anı değil; bir ülke, bir koku, bir sokak lambası, bir sabah ezanı, bir çocukluk arkadaşıdır.
Bu nedenle göçmenin zihni, geriye dönüp durur.
Sosyolog Svetlana Boym bunu “nostaljinin homurtulu yankısı” diye tanımlar. Bir göçmen, yeni ülkede ne kadar güçlü bir adım atarsa atsın, hafızasının bir kısmı hep geriye yürür. Bu yürüyüş, bugünün önüne bir sis perdesi gibi çöker.
Gelecek ise ayrı bir yük:
“Oturum ne olacak?”, “Bu çocuk burada mutlu olur mu?”, “İş bulabilecek miyim?”, “Ya adapte olamazsam?” gibi onlarca soru, zihni sürekli ileri çeker. Böylece kişi, iki uç arasında bir ipte yürür ve o ipin ortası olan şimdi, gözden kaçar.
Anı yaşamak unutarak değil; hatırlayıp onararak olur. Anı yaşamak, “geçmişi silmek” demek değildir.
Tıpkı Kintsugi sanatındaki gibi, kırılan parçaların altınla birleştirilmesi gibidir:
Kırıkları saklamak değil; onlarla beraber yaşamayı öğrenmektir.
Kabullenmek.
Yer açmak.
Ve yine de nefesin en çok hissedildiği yere, şimdinin tam ortasına dönmek.
Ebeveynler için: İki Dünyayı Taşırken Çocuklara Güven Vermek
Göçün yükü yalnız yetişkinlerin değil, çocukların da sırtına biner.
Bilerek taşıdıkları bir yük değildir bu; ama ebeveynin gözündeki kaygıyı fark eder, sesindeki titremeyi duyarlar.
Bu yüzden ebeveynin, hem kendine hem çocuğuna “şimdi”de yaşamayı öğretmesi neredeyse bir görevdir. Çocukların yanında kaygıları sade dille, abartmadan paylaşmak,
Eski kültürü ve dili evde yaşatarak aidiyet duygusunu korumak,
Yeni kültürü birlikte öğrenerek çocuğun yalnızlık hissini azaltmak,
Her gün tekrarlanan güvenli rutinler oluşturmak, çocuğun hem köklerini korumasını hem de yeni toprağa tutunmasını sağlar.
İki yönlü bağ kurma: Kimliğin iki kanadı
Göç eden çocuklar için en sağlıklı yöntem, tek bir kimlikten vazgeçmek değil; iki kimliği de sevgiyle taşımayı öğrenmektir.
Evde eski ülkenin müziği çalarken; okulda yeni dilde yazmayı öğrenebilmek…
Bir yandan dedenin hikâyeleri anlatılırken, diğer yandan yeni ülkenin bayramları kutlanabilmek…
Bu, çocuğa bir seçim zorunluluğu değil; bir zenginlik imkânı sunar.
Ve aslında yetişkin için de aynıdır:
Geçmişini onurlandırırken, geleceği inşa edebilmek…
Sonunda İnsan Şunu Fark Eder:
Mutluluk, büyük şeylerde değil; su damlasının tenimize dokunduğu anda, çocuğun gözlerindeki ışıltıda, yeni şehrin sessizliğinde, günün içinde saklı küçücük mucizelerdedir.
Mutluluk hep oradaydı.
Biz sadece başka yerlere bakıyorduk.