23 Nisan Bayramı ve Yarım Kalan Şiir

0
298

Savcılık yaptığım bir ilçede yıllar önce 23 Nisan kutlamasıydı. Bir çocukcağız şiir okuyacaktı kalabalık önünde. Hayli heyecanlıydı, sesinden belliydi. Ben de görevim nedeniyle  kaymakam, alay komutanı ve belediye başkanının yanında oturuyordum. Hani o halkın; çocukların, yaşlıların güneş altında beklerken üzeri korunaklı altı gölge “şeref tribünü” denilen  bölümde… Gölgenin ve şerefin neden sadece o sınırlı alanda toplandığını yıllarca sorguladığım yerde… Arkamıza yaslanmış sanki  tüm ilçe sakinleri için değil de yalnızca bizim için tertiplenmiş gösterileri izliyorduk. Ödül sırası gelince adlarımızın koca ünvanlarımızla birlikte okunmasını sabırsızlıkla bekliyorduk. “Filanca öğrencimizin ödülünü takdim etmek üzere ilçe kaymakamı bilmem kimi kürsüye davet ediyoruz” anonslarından söz ediyorum. İşte böyle bir kutlama günüydü.

Derken az önce kürsüye çıkan o zavallı öğrenci, belki de 8-9 yaşlarındaki o çocuk; şiirini okurken unutuverdi! Ardından da sanki dünyanın en utanç verici suçunu işlemiş gibi kıpkırmızı kesildi. O şeref tribününde güneş gözlükleri ile oturan devlet erkanı karşısında çok ezilmiş hissediyordu kendini . Halbuki gün onun günüydü. Belki de eziklik yaşamadan , utanca boğulmadan sadece eğlenmesi , çocukça mutlu olması gereken bir gündü o gün. Ortalık bir anda sessizliğe büründü. Koca bir devlet!  karşısında o çocuğun düştüğü durumu, filin karşısında karıncanın zavallılığı gibi izliyordu herkes. Şeref tribünü, merhamete gelmek istidadına ezelden beri malik olmadığından, tüm azametiyle bu bağışlanamaz kusurun tam karşısında daha bir heybetliydi. Derken öğretmenler de telaşlandı. Kimsenin aklına o yavruyu alkışlamak bile gelmiyordu! Bu her 23 Nisan gibi bir 23 Nisandı aslında. Benim de çocukluğumun 23 Nisanları gibi bir 23 Nisan… Çünkü biz bütün 23 Nisanları hep böyle şeref tribünü önünde kutlardık. Zaten belki de o yüzden yadırgayan olmamıştı. Devleti  kutsamaya o kadar azimliydik ki çocuğa ait bile olsa o Devletin karşısında hiçbir kusur bağışlanamazdı. Çocuk göz yaşlarına boğuldu, devam edemedi. Apar topar öğretmenleri onu kürsüden indirdi.  Öğretmenlerinden de onu teselli edeni görmedim. Bu da normaldi çünkü bizde öğretmenler de “herşey vatan için”, “önce devlet!” sloganları ile yetişmişti. Önce insan! Önce sevgi! diye bir başka değer olduğunu  biz toplum olarak bilmiyorduk. Çünkü biz birey olduğumuzun farkında değildik. Neyse ki o sırada şeref tribününde oturarak çocukları ve tüm halkı onurlandıran bizler, devlet erkanı olarak bu kifayetsizliğe sessizce katlanarak devletin şefkat yüzünü tüm kalabalığa göstermiş olduk! Daha fazla ne yapabilirdik ki! Ardından tören bitmişti. Ancak ne var ki; müdürler, öğretmenler ve  öğrenciler, bu çocuk Bayramı’nda hala biz devlet büyüklerini memnun etme gayretine  canhıraş devam ediyorlardı. Bir müdür bizi okuluna davet etti. Öğrenciler okulda değişik etkinlikler hazırlamıştı. Beğenme kabiliyeti de olmayan biz devlet ricalinin beğenisine sunmak üzere! Kimisi resim yapmış; küçük küçük ağaçlar, ardında güneş yükseliyor, pırıl pırıl bir gökyüzü ve o sonsuz mavilikte 23 Nisan yazıyor. Kimisi kilim dokumuş; çeşitli desenlerle 23 Nisan yazmış. Kimisi el işi başka başka hünerler sergilemiş. Kaymakam ve garnizon komutanı önde, bizler geride, ellerimiz arkada bağlanmış vaziyette stantların arasında dolaşıyoruz. Kolay kolay beğenmiyoruz. Çünkü devlet öyle kolay kolay beğenirse itibarı düşüverir diye endişe ediyoruz. Ama yine de arada bir stantlardaki çocuklarla kısa bir göz teması kurup tebessüm eder gibi yapıp hemen tüm ciddiyetimizi topluyoruz.  Başka değil, yalnızca kutsal vazifelerimizi temsilde zafiyete neden olmamak uğruna içimizdeki tüm şefkat duygularını bastırmak ya da hiç olmazsa ertelemek zorundaymışız gibi bir hisle dolaşıyoruz. Derken o şiir okuyan daha doğrusu okuyamayan zavallı çocukla karşılaşıyoruz yeniden. Demin şeref tribününde oturan bizlere karşı, heyecanından okuyamadığı  o şiir nedeniyle ağır bir cürüm işlemişti ya hani! İşte bu defa kendisini sanki affettirmek ister gibi bakışlarla  bir şans daha dileyen o küçük çocukla. Sonra sessizce lütfedildi o şans kendisine ve    Hacıvat Karagöz oynattı titrek bir ses tonuyla. Ne söyleyecekse hızlı hızlı söyledi. Elleri  titriyordu. Neyse ki hiç takılmadı. Sonra standın gerisinde affedilme beklentisiyle önüne baktı. Aramızdan biri artık Devlet adına söz alması gerekiyordu. Garnizon komutanı bu kutsal görevi üstlendi. Omuzları iyice düşmüş çocuğa, üstünde üniformasıyla yavaş adımlarla yaklaştı. Sonra devlet ile vatandaş arasında hiçbir zaman kapanmayan o uçurum gibi sosyal mesafeyi dikkatle koruyarak bir metre geriden gür bir sesle: “Demek ki neymiş, çalışınca oluyormuş değil mi! Hadi bakalım bundan sonra şiirine iyi çalış!” Dedi.Tabi bu ses o okul koridorunda yüksekçe yankılanıp bir kaç kez tekrar etti. Zavallı çocuk , 23 Nisan çocuk Bayramındaki en büyük mutluğunu belki de  işte bu sözlerle bağışlanarak! yaşadı.

Bizler korku ortamında yetişmiş bir toplumuz. Büyüklerden korkarız, çocuk korkuyla büyür bizde.  Babasından korkar. Öğretmeninden korkar. Öğretmen müdürden korkar. Toplum devletten korkar. Her şey korku üzerine bina edilir, sevgi ve güven üzerine  değil. Otorite her şeydir. O yüzden bayramlar bile korkuyla kutlanır bizde. Ve her şey vatan içindir, devlet içindir. İnsan olarak eriyip gitmektir bize düşen.

Ve ben kendimden çok utanıyorum şimdi o zavallı çocuğu hatırladıkça. Bugün aradan tam 15 yıl geçti. Şimdi bütün çocuklardan, hatta insanlığımdan bile  utanıyor, kahroluyorum.

Kahroluyorum çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına vesile olarak tüm dünya çocuklarına hediye edilen 23 Nisan Bayramının bu yılki yıldönümünden  tam da bir hafta önce, o Meclis çatısı altında  AKP ve MHP’nin oylarıyla yürürlüğe giren infaz yasasıyla, kendisinden 15 yaş küçük çocuklara şehvetle yaklaşan cinsel suç failleri “kader kurbanı” denilerek salıverilirken; henüz 7 yaşını bile doldurmamış  yüzlerce masum çocuk; kermese katılan, bu devletin izniyle açılıp faaliyet gösteren kurumlarında görev alan, yine bu devletin onayıyla açılan bankasına para yatıran o anneleri terörist sayıldığı için  hapislerde bırakıldı.  Hem de  corona tehlikesi ve ölüm riskine karşı çaresizliğe terk edilerek.

 Kahroluyorum! Çünkü böyle bir yasanın Meclis’ teki görüşmelerinde, Atatürk’ün partisi CHP nin 139 milletvekilinden 120’si, İYİ Parti’nin 37 milletvekilinden 29’u, HDP’nin 64 milletvekilinden 37’si oylamalara bile katılmadı.

Kahroluyorum! Çünkü tüm bunlara rağmen hiç bir şey yokmuş gibi balkonlarda sosyal medyada 23 Nisan kutlanabiliyor.

23 Nisan kutlu olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here