16 Temmuz Gecesi, Ben Ve Çocuklarım

1
175

Nusret Onur Akpek

“Kapı çalıyordu”, hatta “kapı dövülüyordu” ifadeleri, o gece kapıda bekleyen polislerin gayretlerini hafife almak olurdu. Herhâlde “kapı yıkılıyordu” ifadesi ile ancak polislerin hakkı layıkıyla teslim edilmiş olur. Erzurum Adliye Lojmanları’nın kale kapısı gibi kapılarına o gece yeniçeri askeri gibi polis dayanmıştı ve kapıyı adeta vura vura gümletiyorlardı. Sonradan ellerinde koçbaşları olmadığını zaten gördüm ama bende o an o hissi uyandırmışlardı.

Ben, eşim ve üç çocuğum gerçekten kapımızın delicesine çalınması karşısında tedirgin olmuştuk. Neden kapı ziline basmak gibi daha pratik ve daha barışçıl bir yöntem ile dışardakiler, içerdekileri geldiklerinden ve içeri girmek istediklerinden haberdar etmek istemedi? Bu anlarda insanın aklına gelebilecek “alacaklı gibi kapıyı çalmak” sözümüz var ama bu benim durumuma uymazdı. Bildiğim kadarıyla ne benim ne de eşimin kimseye borcu vardı. Ayrıca hangi alacaklının koçbaşı vardı ki? Ya da şöyle bir ihtimal söz konusuydu. Dışardakiler, içerdekilere tünele girmeden önceki son çıkıştan haber veriyor ve “biz gelmeden, içeri girmeden, kaçın” diyorlardı. Yani bize iyilik yapıyorlardı. Evet, bu ihtimal söz konusu olabilir miydi? Bu kadar iyilikseverlik, 16 Temmuz gecesi anlamsız ve yersiz bir iyimserlik olurdu. Hem kaçın, biz geliyoruz diyen dışardakilerin sesine kulak verip nereye gidecektik? Beşinci kattasın, atlasan olmaz. Bir de neden kaçacaksın ki? Muhtemelen bir yanlışlık vardı. Kapımın bu şiddette ve bu hiddette çalınmasını gerektirecek hiçbir işim ve ilişkim yoktu. Bu yanlışlığın düzeltilmesi ve beni ve ailemi tedirgin eden bu kabalığın da tedip edilmesi gerekti. Tedip mi? Ne safım!

Nihayet kapıyı açmaya yöneldim. Yoksa zaten biraz daha geciksem kapıyı yıkıp içeri gireceklerdi. Biraz da “kapı devlet malıdır, zarar gelmesin” diyerek ve arz ettiğim karışık duygularla yetiştim kapıya, açtım kapıyı. Bir düzine farklı eşkâl ve boylarda polis kapının önünde duruyordu. Erkek, kadın, kilolu, zayıf, uzun, kısa, sakallı, traşlı, uzun saçlı, kısa saçlı tiplerle güzel bir kombin olmuşlardı. İçlerinde yaptığı işi en keyifle yapan polis memuru elinde bulunan arama kararını gösterdi ve hep birlikte içeri girdiler. Koçbaşı yokmuş. Sonrasında ellerinde gözaltı kararı olduğunu söylediler. Meslek tecrübeme dayanarak polislerin bakışlardan beni zaten gözlerine kestirdiklerini anlamıştım. Aynı mesleğe mensup olduğum eşimi sordum. Maalesef onun da hakkında gözaltı kararı vardı. Siyasetin gıcık olduğu tiplerin ensesine yapışmak gibi bir âdeti olduğu gerçeğinin farkındaydım ve ben arada sırada dilimi tutamayıp zülfü yâre dokunuyordum. Evet, belki ben hak etmiştim! Ne haddime onu bunu eleştirmek! Ama sorsan beş tane bile siyasetçi adını sayamayacak eşimden ne istiyorlardı? Henüz anne sütüne muhtaç 10 aylık bebeğiyle ücretsiz doğum iznini kullanan bir anne ne yapmıştı? Evet, olan olmuştu. Bu mevzuyu tartışmak için zaman, zemin ve muhatap sıkıntısı da vardı. Arama ve gözaltına dayanak yapılan suç Anayasayı İhlal, yani darbe suçuydu. Başsavcılık, elini baya yüksek tutuyordu. Elinde bu koca suçlama ile gelen polisler, elbette elleri boş dönmeyecekti?

Yangında ilk kurtarılacaklar vardır. Yıkım etkisine neden olacak bu olayda da kurtarılması gerekenler vardı. Yargı kararlarına sonsuz güvenle(!) polislere aramaya tabi ki başlayacaklarını söyledikten sonra (sanki hayır arayamazsınız deme lüksüm var gibi) doğruca çocuklara yöneldim. Gelenlerin arkadaşlarım olduğunu ve evin her yerinde böcek ilaçlaması yapacaklarını söyledim. İkna olmuş göründüler. Bu yalanın rengi beyazdı. Güzel çocukların o bembeyaz ruhları için bu beyaz yalanın mahzuru olmadığını düşündüm. Bir baba olarak her şartta, şartlar aleyhe olsa da doğrudan ayrılmamak gerektiğini söyleyen ben, vicdanımda bir sızı ile bildiğin böylece buz gibi yalanı söyledim.

Neyse, lafı uzatmayayım. Evin her yerini bir güzel ilaçladılar! Çocuklarda gelenlerin arkadaşım oldukları izlenimini uyandıracak şekilde soda da ikram ettim. Kabul etmediler ama olsun. Yer yer güzel kısa sohbetlerimiz de oldu. Mümkün olduğu kadar sakin davrandım. Darbe suçlamasına maruz kalan biri olarak çocuklara “her şey yolunda gidiyor” görüntüsü verdim ya, helal olsun bana. İşte buna “oskarlık bir performans” derim. Böylece benim beyaz yalan tuttu. Geçici olarak bulduğum bu tedbir ile o ilk darbede çocukların psikolojisini kurtardım(gibi).

İlerleyen zamanlarda gördüm ki, böylesi beyaz yalanlara başvuran sadece ben değilim. Birçok anne baba bu süreçte devletin tüm organları ile yönelttiği o korkunç şiddete karşı bir perde, bir kalkan niyetiyle çocuklarını koruma güdüsüyle hareket ederek, tabiri caizse “algı operasyonları” yapmış. Cezaevinde kaldığım dönemde çocuğunun nazarında orada parmaklıklar ardında güya eğitim alan, eğitim veren, staj yapan veya tatil yapan birçok kişi tanıdım. Boynumuza sallanan haksız bir kılıcı, bize uzatılan zeytin dalı gibi göstermiştik. Tabi bu kurgu bir yere kadar sürdü ve kızım geçenlerde bana sordu: “O ilaçlama yalandı, değil mi, baba?” diye. Evet diyebildim. Orda bıraktım. O üstelemedi. Ben devam etmedim. Konu öylece kaldı.         

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here