LÜMPENLEŞEN ADALET: TÜRK YARGISININ ÇÖKÜŞÜ

LÜMPENLEŞEN ADALET: TÜRK YARGISININ ÇÖKÜŞÜ

LÜMPENLEŞEN YERLİ-MİLLİ TÜRK YARGISI

Lümpenleşme, sosyolojik bir terim olan “lümpen proletarya” kavramından türetilmiştir ve bir bireyin veya grubun kendi sınıfına ait değerleri, kültürü ve etik anlayışını yitirerek yozlaşmasını ifade eder.

Kelime kökeni Almanca Lumpen (paçavra/çapulcu) kelimesine dayanır. Günümüzde ise bu kavram, entelektüel derinlikten yoksun, görgüsüzlükle harmanlanmış, kural tanımaz ve sadece güç odaklı bir tavrı tanımlamak için kullanılır.

Lümpenleşme Nedir?

Lümpenleşme sadece fakirleşme demek değildir; aksine, bazen çok zenginleşmiş ama kültürel olarak sığ kalmış kişiler için de kullanılır. Genel özellikleri şunlardır:

  • Değer Kaybı: Evrensel etik ilkelerin yerini kısa yoldan köşeyi dönme veya güç elde etme hırsının alması.
  • Sığlık: Bilgiye değil, slogana ve yüzeysel söylemlere değer verilmesi.
  • Üslup Bozulması: Nezaketin zayıflık, kaba kuvvet ve argonun ise güç göstergesi sayılması.
  • Aidiyetsizlik: Herhangi bir toplumsal sınıfa veya ideolojiye tam bağlı kalmadan, sadece kişisel çıkar peşinde koşulması.

Hakim ve Savcıların Lümpenleşmesi

Hukuk sistemi bir toplumun “üst yapısını” ve adalet duygusunu temsil eder. Hakim ve savcıların lümpenleşmesi, bu kurumların sahip olması gereken ağırlığın, ciddiyetin ve tarafsızlığın erozyona uğramasıdır. Bu kavramdan şunları anlamak gerekir:

  1. Mesleki Etiğin Çöküşü

Bir yargı mensubunun kararlarını hukuka göre değil; kişisel çıkarlara, siyasi rüzgarlara veya güç odaklarına göre vermeye başlaması lümpenleşmenin en büyük belirtisidir. “Hukuk nedir ki?” bakış açısı, lümpen bir tavırdır.

  1. Üslup ve Tavır Değişimi

Mahkeme salonlarında veya sosyal hayatta nezaketten uzak, kaba, tehditkar ve buyurgan bir dilin benimsenmesi. Bir hakimin kürsüde bir hukukçu gibi değil, bir “mahalle kabadayısı” gibi davranması bu sürece örnektir.

  1. Gösteriş ve Lüks Tutkusu

Sosyal medyada lüks araçlarla, pahalı kıyafetlerle veya güç sahipleriyle verilen pozlarla gündeme gelmek, yargının o ağırbaşlı ve “mütevazı ama vakur” duruşuna aykırıdır. Bu durum, yargı gücünün kişisel prestij aracı olarak kullanılmasıdır.

  1. Liyakatsizlik ve Kültürel Sığlık

Hukuk felsefesinden, edebiyattan veya sanattan kopuk; sadece teknik (ve bazen hatalı) mevzuat bilgisiyle hareket eden, sorgulamayan ve biat kültürünü hukukun önüne koyan bir profilin yaygınlaşmasıdır.

Özetle: Hakim ve savcıların lümpenleşmesi, adaletin “terazisinin” yerini “güce eklemlenmiş bir kılıcın” almasıdır. Bu durum, toplumun yargıya olan güvenini temelden sarsar çünkü yargı mensubu artık “hakikatin savunucusu” değil, “güçlü olanın temsilcisi” gibi görünür.

Bu kavramın hukuk tarihindeki örneklerini veya güncel yansımalarını daha detaylı incelemek ister misiniz?

Lümpenleşme, hukuk sistemine sızdığında sadece bireysel bir davranış bozukluğu değil, devletin temel kolonlarını kemiren yapısal bir soruna dönüşür. Bu durumun hem tarihsel köklerine hem de günümüzdeki somut yansımalarına bakmak, “adaletin krizini” anlamamıza yardımcı olur.

İşte bu kavramın daha derin katmanları:

Tarihsel ve Teorik Perspektif

Hukuk tarihçileri ve sosyologlar, yargıdaki lümpenleşmeyi genellikle “Hukuk Devleti” kavramından “Kanun Devleti” kavramına geçişle ilişkilendirirler.

  • Aristokratik Gelenek vs. Lümpenleşme: Klasik dönemlerde hakimler, toplumun en eğitimli ve kültürel birikimi en yüksek kesiminden seçilirdi. Bu “seçkinlik”, onları sokağın kaba dilinden ve siyasetin günlük polemiklerinden korurdu. Lümpenleşme, bu koruyucu kalkanın kalkması ve yargıcın “halktan biri” olma maskesi altında “vasatlığa” teslim olmasıdır.
  • Nazi Almanyası Örneği: 1930’lar Almanyası’nda yargıçların lümpenleşmesi üzerine çok durulur. Dönemin hakimlerinin bir kısmı, evrensel hukuk ilkelerini (adalet, eşitlik) bir kenara bırakıp “Führer’in iradesi kanundur” diyerek lümpen bir biat kültürüne geçmişlerdir. Bu, entelektüel intihardır

Güncel Yansımalar ve Belirtiler

Günümüzde bir yargı mensubunun lümpenleştiğini gösteren spesifik emareleri şöyle sıralayabiliriz:

Sosyal Medya ve “Fenomen” Yargıçlar

Hukukun en temel ilkelerinden biri yargının sessizliğidir. Kararlar konuşur, hakim konuşmaz. Ancak lümpenleşen bir yargı mensubu:

  • Sosyal medyada siyasi polemiklere girer.
  • Zenginliğini veya nüfuzunu sergileyen paylaşımlar yapar.
  • Hukuki bir makale yazmak yerine, popülist sloganlarla takipçi kazanmaya çalışır.

Karar Metinlerindeki Dil Fakirliği

Eski yargı kararları birer edebiyat ve mantık şaheseridir. Lümpenleşen bir yargıda ise kararlar;

  • İmla hatalarıyla dolu,
  • Kopyala-yapıştır yöntemine dayalı,
  • Hukuki gerekçeden ziyade “had bildiren” veya “intikam alan” bir dille yazılır.

Güce Karşı “Esneklik”, Zayıfa Karşı “Sertlik”

Bu, lümpen ruhun en tipik özelliğidir. Güçlü bir siyasi figür veya zengin bir iş insanı karşısında hukuku alabildiğine esneten (hatta yok sayan) bir yaklaşım, sıradan bir vatandaş karşısında orantısız bir sertlik ve kibir sergiler. Bu, adaletin değil, gücün uşaklığıdır.

Nedenleri: Neden Lümpenleşiyorlar?

Bu durum sadece kişisel bir tercih değil, bir sistem sonucudur:

  • Hızlı ve Liyakatsiz Alımlar: Çok kısa sürede, yeterli staj ve kültür eğitiminden geçmeden kürsüye çıkan binlerce genç hukukçu, mesleğin “ağırlığını” kavrayamadan güç sahibi oluyor.
  • Siyasileşme: Yargıcın bağımsızlığının zedelenmesi, onu bir “devlet memuru” veya “parti neferi” psikolojisine sokar. Bu da mesleki onuru, yerini “talimat bekleyen” bir lümpenliğe bırakmasına neden olur.
  • Tüketim Kültürü: Maddi değerlerin (saat, araba, ev) manevi değerlerin (adalet, dürüstlük, isim bırakma) önüne geçmesi.

 

Toplum İçin Ne Anlama Gelir?

Eğer bir bakkal lümpenleşirse kötü hizmet alırsınız; ancak bir hakim lümpenleşirse mülkiyet hakkınız, özgürlüğünüz ve can güvenliğiniz tehlikeye girer. Toplumda “dayısı olanın kazandığı”, “bağıranın haklı çıktığı” hissi uyanır. Bu da toplumsal sözleşmenin (hukuka güvenin) tamamen yırtılması demektir.

Şu noktayı merak edebilirsiniz: Bu lümpenleşme süreci hukuk eğitimindeki bir eksiklikten mi kaynaklanıyor, yoksa sistemin kasten tercih ettiği bir “profil” mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin son yüzyıllık tecrübesi, güçlü gelenekleri olan ve bunları taşıyan temsilcilerden oluşan bir yargı yerine, teamülleri ve kurumsal kültürü olmayan, basit zaaflarla hukuka aykırı kararlar verebilecek yargıçlardan müteşekkil bir adalet teşkilatını önceleyen bir “devlet iradesinin” olduğunu ortaya koymaktadır. Her darbe veya ihtilal teşebbüsü, çizilen sınırlar dışına çıkan yargıyı hizaya getirmek için hassas ayarlar yapmak için önemli fırsatlar sunmuştur.

TÜRK YARGISININ LÜMPENLEŞMESİNİN KÖŞE TAŞLARI

Son 10 yılda Türk yargısında gözlemlenen değişim, sosyolojik bir “lümpenleşme” tartışmasını hukuk çevrelerinde ve kamuoyunda oldukça görünür kıldı. Bu süreci değerlendirirken, 2010’ların ortasından bugüne kadar geçen süreyi birkaç temel kırılma noktası üzerinden okumak mümkündür:

  1. Kadro Hareketliliği ve Tecrübe Erozyonu

Son 10 yılın en büyük özelliği, yargıdaki devasa kadro değişimidir. 15 Temmuz sonrası yaşanan tasfiyelerle boşalan yerlerin, yeterli mülakat ve liyakat süzgecinden geçirilmeden, çok hızlı bir şekilde doldurulması “mesleki kültürün” aktarılmasını engelledi.

  • Sonuç: Mesleğin ağırlığını, adliye adabını ve kürsü vakarını “usta-çırak” ilişkisiyle öğrenemeyen binlerce genç hukukçu doğrudan karar verici pozisyonlara geldi. Bu durum, teknik bilgi olsa dahi, o bilginin kullanılacağı “hukukçu kimliği”nde bir sığlaşmaya (lümpenleşmeye) yol açtı.
  1. Siyasi Angajman ve “Hukukçu” Kimliğinin Kaybı

Lümpenleşmenin en belirgin özelliği, bir sınıfa ait değerlerin yerine geçici güç odaklarına eklemlenmektir. Son 10 yılda yargı mensuplarının kararlarından ziyade, siyasi aidiyetleriyle veya “devletin bekası” söylemiyle kendilerini tanımlamaya başlamaları bu sürecin bir parçasıdır.

  • Değerlendirme: Hukukçu, gücünü kanundan ve bağımsızlığından alır. Ancak son dönemde gücünü siyasi bir rüzgardan alan, kararlarını hukuk felsefesiyle değil güncel politikaya göre şekillendiren bir profilin öne çıkması, yargının entelektüel zeminini zayıflatmıştır.
  1. Dijital Teşhir ve Popülizm

Özellikle son 5-6 yılda, bazı savcı ve hakimlerin sosyal medya kullanımları lümpenleşme tartışmalarının merkezine oturdu.

  • Görsel Kültürün Tahakkümü: Adliye odalarında sergilenen lüks eşyalar, pahalı araçlarla çekilen fotoğraflar veya sosyal medyada “racon kesen” paylaşımlar; yargı mensubunun olması gereken “vakar” ve “görünmezlik” ilkesini yerle bir etti. Bu durum, adaleti dağıtan kişinin bir “kanaat önderi” veya “fenomen” olma arzusunu, adaletin kendisinden daha çok önemsediğini göstermektedir.
  1. Dil ve Üsluptaki Yozlaşma

Yargı kararları eskiden hukuk terminolojisinin en rafine kullanıldığı metinlerdi. Son 10 yılda yazılan bazı iddianamelerde ve gerekçeli kararlarda;

  • Hukuki terimlerin yerine siyasi sloganların geçmesi,
  • Sanığa veya taraflara yönelik “senli benli”, aşağılayıcı veya kışkırtıcı bir dil kullanılması,
  • Mantıksal tutarlılıktan ziyade duygusal ve popülist çıkarımlara yer verilmesi, yargıdaki entelektüel gerilemenin (lümpenleşmenin) en somut kanıtı olarak görülüyor.
  1. Liyakatsizliğin Sıradanlaşması

“Lümpen”, emeğiyle değil, kurnazlığıyla veya bir yere sırtını dayayarak yükselendir. Türk yargısında son 10 yılda liyakatin (hak etme) yerini sadakatin ve referansın alması, mesleki onuru zedelemiştir. Bu durum, dürüst ve donanımlı hukukçuların geri plana çekilmesine, “sesi çok çıkan” ve “güçle temas kuran” profilin yükselmesine neden olmuştur.

Özetle son 10 yıl, Türk yargısında “Hukukçu Aristokrasisi” diyebileceğimiz (kültürel birikimi ve etik duruşu yüksek yapı) geleneğin zayıfladığı, yerine daha sığ, daha gösterişçi ve güce daha bağımlı bir “Lümpen Bürokrasi” anlayışının sızdığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. Bu durumun doğal sonucu ise toplumun adalet mekanizmasına duyduğu güvenin tarihsel olarak en düşük seviyelere gerilemesidir.

TÜRK YARGISINDAKİ LÜMPENLEŞMENİN ULUSLARARASI RAPORLARDAKİ YANSIMASI

Uluslararası raporlar, “lümpenleşme” kelimesini doğrudan bir terim olarak kullanmasalar da, bu kavramın altını dolduran liyakat kaybı, üslup bozulması, tarafsızlığın yitirilmesi ve kurumsal çöküş gibi unsurları oldukça sert ve somut verilerle kayıt altına almaktadırlar.

Özellikle 2024 ve 2025 yıllarına ait güncel raporlar, Türk yargısının “evrensel hukuk standartlarından kopuşunu” şu somut başlıklarla özetlemektedir:

  1. Hukukun Üstünlüğü Endeksi (WJP)

Dünya Adalet Projesi (World Justice Project) tarafından hazırlanan 2025 yılı verilerine göre Türkiye:

  • Genel Sıralama: 143 ülke arasında 118. sıraya gerilemiştir.
  • Hükümet Güçlerinin Sınırlandırılması: Bu kategoride 136. sıradadır. Bu, yargının yürütmeyi denetleme görevini neredeyse tamamen yitirdiğini ve “lümpenleşme” tanımındaki “güce eklemlenme” halini somutlaştırır.
  • Temel Haklar: 134. sırada yer alarak, yargının vatandaşın haklarını korumak yerine baskı aracına dönüştüğü eleştirisini doğrular.
  1. Avrupa Komisyonu 2025 Türkiye Raporu

Kasım 2025’te yayınlanan bu rapor, yargıdaki yozlaşmayı “ciddi gerileme” (backsliding) olarak nitelendirir:

  • Yürütme Tahakkümü: Yargının yürütmenin kontrolünde olduğu, bunun da kararların kalitesini ve tarafsızlığını düşürdüğü belirtilmiştir.
  • Seçici Adalet: Rapor, yargının muhalif figürleri hedef alırken iktidar koalisyonuna yakın isimlere karşı hareketsiz kaldığını (“cezasızlık kültürü”) vurgular. Bu, lümpenleşmenin “kuralsızlık” ve “adam kayırmacılık” boyutuyla örtüşür.
  • AYM ve AİHM Kararlarının Uygulanmaması: En üst yargı organlarının kararlarının alt mahkemelerce tanınmaması, sistemdeki hiyerarşinin ve hukuki ciddiyetin çöktüğünü gösteren bir “kurumsal anarşi” göstergesi olarak sunulur.
  1. AİHM ve Venedik Komisyonu Değerlendirmeleri
  • “Kanunsuz Suç Olmaz” İlkesinin İhlali (AİHM): 2025 yılı istatistiklerine göre Türkiye, Avrupa Konseyi ülkeleri arasında AİHM’de bekleyen dosya sayısında 1. sıradadır. Mahkeme, özellikle Türk yargısının “terör suçlamalarını” bireyselleştirmeden, hukuki kanıttan yoksun ve keyfi şekilde uyguladığını (Madde 7 ihlali) belirlemiştir.
  • Hâkimlerin İfade Özgürlüğü: Venedik Komisyonu, hâkim ve savcıların üzerindeki siyasi baskının, onları “hukuk insanı” olmaktan çıkarıp “sadık memurlar” haline getirdiğine dair somut uyarılar yapmıştır.

Bu raporlar, Türk yargısının son 10 yılda sadece “bağımsızlığını” değil, aynı zamanda “profesyonel niteliğini ve entelektüel derinliğini” de kaybettiğini; yani sosyolojik tabiriyle lümpenleştiğini teknik verilerle teyit etmektedir.

ULUSLARARASI RAPORLARA TÜRK YARGI MAKAMLARININ TEPKİSİNDEKİ LÜMPENLEŞME

Uluslararası raporlara verilen resmi yanıtlar ve bu kurumların (Adalet Bakanlığı ve HSK) tutumu, “lümpenleşme” kavramının bürokratik düzeydeki yansımasını anlamak için çarpıcı bir laboratuvar sunar.

Sosyolojik bir perspektifle, bu kurumsal tutumların lümpenleşme ile kesiştiği noktalar şöyledir:

  1. Hakikat Ötesi (Post-Truth) Bir Dilin Benimsenmesi

Lümpenleşmenin en belirgin özelliklerinden biri, gerçekle bağın kopması ve sadece o anki “güçlü anlatıya” hizmet edilmesidir. Uluslararası raporlara verilen resmi yanıtlarda bu durum şöyle yansır:

  • Somut Veri Yerine Slogan: Raporlarda yer alan somut ihlal iddialarına (örneğin; tutuklu sayısı, işkence iddiaları), hukuk felsefesi veya somut kanıtlarla yanıt vermek yerine; “bağımsız yargı”, “terörle mücadele kararlılığı” gibi kalıp sloganlarla yanıt verilmesi.
  • İnkarın Kurumsallaşması: En net hukuk ihlallerinde bile “Türkiye bir hukuk devletidir” cümlesinin bir savunma mekanizması olarak, içeriği boşaltılarak kullanılması.
  1. “Had Bildirme” Üslubu (Kurumsal Kibir)

Klasik devlet geleneğinde dış eleştirilere “devlet vakarıyla” ve diplomatik bir dille yanıt verilirken, lümpenleşme sürecinde bu dilin yerini reaksiyoner ve savunmacı bir üslup almıştır:

  • Mütekabiliyetin Bozulması: AB veya AİHM gibi kurumlara verilen yanıtlarda, hukuki bir tartışma yürütmekten ziyade; karşı tarafı “taraflı olmakla”, “teröre destek vermekle” veya “hadsizlikle” suçlayan bir dilin benimsenmesi. Bu, sokaktaki lümpen kabadayılığın bürokrasiye tercüme edilmiş halidir.
  1. Evrensel Kuralların “İşine Geldiği Gibi” Yorumlanması

Lümpen karakter, kural tanımaz değildir; kuralı sadece kendi çıkarına uygun olduğunda hatırlar.

  • AİHM Kararlarında Seçicilik: HSK ve Bakanlık düzeyindeki yanıtlarda, Türkiye lehine olan kararlar “hukukun zaferi” olarak selamlanırken; aleyhe olan veya siyasi olarak hassas dosyaların (Demirtaş, Kavala vb.) “hukuki değil siyasi” ilan edilerek yok sayılması. Bu tutum, evrensel normlara duyulan entelektüel saygının bittiğini, yerine pragmatist bir lümpenliğin geldiğini gösterir.
  1. Liyakatsizliğin “Milli ve Yerli” Kalkanıyla Savunulması

Yargıdaki liyakat kaybına dair eleştirilere verilen yanıtlar genellikle kurumların kendi içindeki çürümeyi gizlemek için kullanılır:

  • Yetersizliğin Meşrulaştırılması: Hakim ve savcı alımlarındaki şaibeler veya tecrübesizlikler eleştirildiğinde, bu durumun “yeni Türkiye’nin dinamizmi” veya “milli yargı inşası” olarak pazarlanması.
  • Kurumsal Kapalılık: HSK’nın disiplin süreçlerinin şeffaf olmaması ve bu eleştirilere “kurumun iç işleyişi” denilerek kapatılması, lümpen grupların kendi içlerindeki “omerta” (sessizlik) kuralına benzer bir kapalılık yaratır.

Bir “İmaj Yönetimi” Olarak Hukuk

Resmi yanıtlarda görülen temel sorun şudur: Adalet Bakanlığı ve HSK, adaletin kendisini değil, adalet varmış gibi görünmeyi (imaj yönetimini) savunmaktadır. Entelektüel bir hukukçu sınıfının yönettiği bir sistem, hatalarıyla yüzleşip onları hukuk zemininde onarırken; lümpenleşmiş bir yapı, hatayı bağıranı susturmayı ve hatayı “kutsal bir amaç” uğruna yapılmış gibi göstermeyi tercih eder.

Bu durum, Türk yargısının uluslararası arenada sadece “hukuk dışı” değil, aynı zamanda “gayriciddi” olarak algılanmasına neden olan en büyük faktördür.

Uluslararası raporlara ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına karşı Adalet Bakanlığı ve HSK gibi kurumların verdiği resmi yanıtlar, bu kurumların iç işleyişindeki “lümpenleşme” belirtilerini yansıtan birer metin niteliğindedir.

Lümpenleşme kavramı çerçevesinde bu kurumların tutumlarını şöyle değerlendirebiliriz:

  1. Hukuki Gerekçe Yerine “Siyasi Defans” (Entelektüel Sığlaşma)

AİHM’in özellikle Alparslan Altan c. Türkiye (hakim tutuklamalarının hukuksuzluğuna dair pilot karar) gibi kararlarına karşı takınılan tavır, hukuki bir tartışmadan ziyade “egemenlik” ve “terörle mücadele” söylemine sığınmaktadır.

  • Lümpen Yansıması: Bir hukuk kurumunun (Adalet Bakanlığı) mahkeme kararına hukuk diliyle (içtihat, doktrin) yanıt vermek yerine, kararı “yok hükmünde” sayması veya kararı veren hakimlerin niyetini sorgulaması, entelektüel derinliğin yerini “kaba güce” bıraktığının göstergesidir.
  1. Çifte Standart ve Seçici Uyum (Etik Çöküş)

Resmi makamların yanıtlarında, AİHM kararlarının sadece “işlerine gelen” kısımlarını kabul edip, sistemin özüne dokunan kararları reddetmesi tipik bir lümpen karakter özelliğidir.

  • Lümpen Yansıması: Kurallar sadece zayıf olanlar veya dışarıdakiler için geçerliymiş gibi davranılır. HSK’nın liyakat eleştirilerine karşı “yerli ve milli yargı” kalkanını kullanması, evrensel standartları birer engel olarak gören lümpen pragmatizmini yansıtır.
  1. “İnkarın Kurumsallaşması” ve İmaj Yönetimi

Hukuksuzlukları Araştırma ve Analiz Kurulu (HAAK) raporu gibi sivil toplum çalışmalarında da vurgulandığı üzere, resmi makamların yanıtları genellikle gerçeklikten kopuk ve “her şey yolunda” imajı çizmeye odaklıdır.

  • Lümpen Yansıması: Yanlışını kabul etmek ve onarmak yerine, yanlışı bağıranı suçlamak (örneğin AİHM’i “taraflı” ilan etmek), lümpen bireyin kendisini hatasız görme ve hatasını güçle örtme refleksinin kurumsal halidir.
  1. Dilin Kullaşması ve Mesleki Vakarın Kaybı

Özellikle 15 Temmuz sonrası süreçte Ankara Başsavcılığı’nın binlerce hakim ve savcı hakkında verdiği toplu gözaltı talimatları, yargıdaki hiyerarşinin ve mesleki dayanışmanın (etik anlamda) nasıl bir “tasfiye mekanizmasına” dönüştüğünü gösterir.

  • Lümpen Yansıması: Bir yargı mensubunun diğerini hiçbir somut delil olmaksızın, sadece bir listeye dayanarak gözaltına alması, mesleki onurun yerini biat kültürüne bırakmasıdır. Bu, yargı bürokrasisinin kendi “seçkin” (aristokratik) hukukçu kimliğini reddedip, lümpen bir “infaz memurluğu” kimliğini benimsemesidir.

Adalet Bakanlığı ve HSK’nın uluslararası eleştirilere verdiği yanıtlar, hukuku bir amaç değil, iktidarı ve mevcut yapıyı korumak için bir araç olarak gördüklerini tescillemektedir. Bu “araçsal bakış açısı”, lümpenleşmenin kurumsal zirvesidir.

Uluslararası raporların teknik dilinden çıkıp, kamuya açık ve herkesin gözlemleyebildiği somut gelişmelere baktığımızda, Türk yargısındaki lümpenleşmenin “kurumsal bir karakter” haline geldiğini gösteren daha geniş bir manzara ile karşılaşırız.

Resmi kurumların bu eleştirilere verdiği yanıtlar ve takındığı tutumlar, şu dört ana eksende kamuoyuna yansımaktadır:

  1. “Talimatla Hareket Etme” İmajının Normalleşmesi

Kamuoyuna açık en büyük belirti, mahkemelerin üst yargı mercilerinin (AYM ve AİHM) kararlarına direnmesidir.

  • Somut Durum: Yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi kararlarını “hukuki bir metin” olarak değil, bir “siyasi görüş” gibi değerlendirip uygulamaması.
  • Lümpenleşme Yansıması: Hiyerarşiye ve kurala duyulan saygının bitip, yerine “arkasındaki güce güvenerek” kuralı çiğneme tavrının gelmesi. Bu durum, kurumlar arası bir “kabadayılık” dilinin oluşmasına yol açmıştır.
  1. Sosyal Medya Adaleti ve Popülist Yargı

Adalet Bakanlığı ve HSK’nın resmi söylemleri, genellikle sosyal medyadaki infiallere göre şekillenmeye başlamıştır.

  • Somut Durum: Bir sanığın hukuk kuralları gereği serbest bırakılmasına rağmen, Twitter’da (X) oluşan tepki üzerine saatler içinde Bakanlık açıklamasıyla veya sosyal medya baskısıyla tekrar tutuklanması.
  • Lümpenleşme Yansıması: Kanunun evrensel ilkelerinin yerini, “sokağın sesine” veya “popülizme” bırakması. Hukukçunun kendi mesleki bilgisine güvenmek yerine, lümpen bir kitle güdüsüyle hareket etmesi.
  1. “Düşman Ceza Hukuku”nun Kamusal Dili

Resmi yanıtlar incelendiğinde, yargı mensuplarının bir kısmının kendisini bir “hukuk insanı”ndan ziyade, bir “savaşçı” veya “nefer” gibi konumlandırdığı görülür.

  • Somut Durum: İddianamelerde hukuki kanıtlardan çok, sanığın yaşam tarzı, dünya görüşü veya sosyal çevresine yönelik aşağılayıcı ifadelerin yer alması.
  • Lümpenleşme Yansıması: Karşısındakini “eşit bir vatandaş” olarak değil, “yok edilmesi gereken bir düşman” olarak görme refleksi. Bu, lümpenleşmenin “etik körlük” ve “empati yoksunluğu” boyutudur.
  1. Şatafat ve Güç Gösterisinin Kamusallaşması

Kamuya açık haberlere yansıyan; lüks makam odaları, savcıların adliye önündeki pahalı araç konvoyları veya belirli güç odaklarıyla çekilen “aile fotoğrafları”.

  • Somut Durum: Adliye binalarının mimarisinden, hakimlerin sosyal hayatına kadar yansıyan devasalık ve lüks tutkusu.
  • Lümpenleşme Yansıması: Entelektüel otoritenin (bilgi ve adalet) yerini, maddi otoriteye (para ve güç) bırakması. Gerçek bir hukukçu gücünü cübbesinin düğmesizliğinden (bağımsızlığından) alırken, lümpenleşmiş yapı bu gücü dışsal sembollerde arar.

LÜMPENLEŞMENİN RESMİ SÖYLEMİ: YERLİ VE MİLLİ YARGI

Kurumsal Savunma Mekanizması: “Biz Bize Benzeriz”

Adalet Bakanlığı ve HSK’nın uluslararası eleştirilere karşı geliştirdiği en temel kamusal savunma hattı “Yerli ve Milli Yargı” kavramıdır.

Bu kavram, evrensel hukuk standartlarını “dış müdahale” olarak damgalarken, içerideki liyakatsizliği ve hukuk dışı uygulamaları “kültürel bir gereklilik” gibi sunar. Bu, lümpenleşmiş bir yapının dış dünyaya kapılarını kapatıp kendi içindeki yozlaşmayı “özgünlük” olarak pazarlamasıdır.

Türk yargısındaki lümpenleşmenin toplum üzerindeki istatistiksel yansıması ve avukatlık mesleğine sirayet etmesi, sistemdeki çürümenin hem “mağdurlarını” hem de “yürütücülerini” doğrudan etkileyen bir süreçtir.

İşte bu iki boyutun kamuya açık veriler ve gözlemlerle analizi:

  1. Toplumun Adalete Güveni: İstatistiksel Çöküş

Lümpenleşen bir yapıya toplumun duyduğu güven, kaçınılmaz olarak azalır. Türkiye’deki kamuoyu araştırmaları (TÜİK, KONDA, MetroPoll gibi kurumların verileri) bu durumu somutlaştırmaktadır:

  • Güven Oranları: 2010’ların başında yargıya güven %50-60 bandındayken, son yıllarda bu oran birçok araştırmada %20-30’lara kadar gerilemiştir. Toplumun büyük bir çoğunluğu, “Mahkemeye yolum düşerse adalet bulamam” veya “Arkamda bir güç yoksa kazanamam” inancına sahiptir.
  • Adaleti Sokağa Taşıma: Yargıya güvenin azalması, insanların uyuşmazlıklarını mahkeme yerine “gayriresmi yollarla” (arabulucu mafyalar, yerel güç odakları, sosyal medya linci) çözme eğilimini artırmıştır. Bu durum, toplumun genelinde bir lümpenleşme dalgasını tetiklemektedir.
  • Suç Kayıtlarındaki Artış: Adli sicil verilerine göre, “şiddet” ve “hakaret” içeren suçların artışı, toplumun hukuk yoluyla değil, kaba kuvvet ve saldırgan bir dille çözüm aramasının (lümpenleşmenin toplumsallaşması) sonucudur.
  1. Avukatlık Mesleğinin Dönüşümü: “Hukukçudan” “Aracıya”

Yargının lümpenleşmesi, savunma makamını (avukatları) da bu sistemin bir parçası olmaya veya sistem dışına itilmeye zorlamaktadır:

  • Entelektüel Sermayenin Değersizleşmesi: Bir hakim lümpenleştiğinde (yani dosyayı hukuk kurallarına göre değil, güç odaklarına veya popülizme göre çözdüğünde), avukatın yazdığı dilekçenin, yaptığı hukuki analizin veya sunduğu içtihatların bir değeri kalmaz. Bu durum, “kaliteli hukukçuluğu” işlevsiz hale getirir.
  • “İş Bitiricilik” Kültürü: Avukatlar arasında hukuki bilgisinden ziyade; “hakimi/savcıyı tanıması”, “adliyede iş bitirebilmesi” veya “bürokrasideki bağlantıları” ile öne çıkan bir profil türemiştir. Bu, avukatlığın bir entelektüel meslekten çıkıp, bir “lobi faaliyetine” veya “aracılığa” dönüşmesidir.
  • Genç Avukatlar ve Prekaryalaşma: Her yıl on binlerce yeni avukatın mezun olması, liyakatten uzak bir piyasa oluşturmuştur. Düşük ücretlerle, güvencesiz ve mesleki vakarla bağdaşmayan işlerde çalışan genç avukatlar, sistemin lümpenleşen çarkları arasında mesleki etiklerini korumakta zorlanmaktadır.
  • Baroların Siyasallaşması: Çoklu baro sistemi ve baroların meslek sorunlarından ziyade siyasi kamplaşmaların merkezi haline gelmesi, avukatlık mesleğinin “bağımsız” ve “seçkin” duruşunu sarsmış, meslek içi lümpenleşmeyi körüklemiştir.

Özet: Tehlikeli Bir Döngü

Türk yargısındaki lümpenleşme şu tehlikeli döngüyü yaratmıştır:

  1. Yargı mensubu liyakatsizleşir ve güce tapar (Kurumsal Lümpenleşme).
  2. Avukat, hukukla sonuç alamayacağını anlayınca “yol bulmaya” başlar (Mesleki Yozlaşma).
  3. Vatandaş, sistemin böyle işlediğini görüp hakkını mahkemede değil, kaba kuvvette veya rüşvette arar (Toplumsal Lümpenleşme).

Sonuç olarak; lümpenleşme bulaşıcıdır. Yargı gibi toplumun en “steril” ve “etik” olması gereken kurumu bu virüsü kaptığında, tüm toplumun adalet dokusu bozulur. Artık “kimin haklı olduğu” değil, “kimin daha yüksek sesle bağırdığı veya kimin daha güçlü bir bağlantıya sahip olduğu” önemli hale gelir.

 

 

NOT: Bu yazı yapay zekadan yararlanılarak hazırlanılmıştır.

 

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir