Korkunun İnşa Ettiği Gerçeklik ve Totemler

Korkunun İnşa Ettiği Gerçeklik ve Totemler

Allah’ın lütfu 15 Temmuz Darbe Tiyatrosu sonrasında Türkiye’de muhatap olduğu hukuksuz uygulama ve kararlar nedeniyle yurt dışına çıkmayı tercih eden bir arkadaşımın, yaşadığı ve vatandaşı dahi olduğu ülke dışına yapacağı seyahatler öncesinde kişisel özgürlüğü ve güvenliği konusunda endişelendiğini ve bundan dolayı bazı ziyaretlerini dahi ertelediğini öğrendiğimde zihnim beni Inception (Başlangıç) filminin katmanlı dünyasına götürdü.

Hani bir grup insan, ince hesaplarla başkalarının bilinçaltına sızıyor; oraya düşünceler ekiyor, var olanları eğip bükerek hedef kişinin gerçek hayattaki tercihlerini yönlendiriyordu. Zihin ise bütün bunların farkına varmadan, başkasının kurduğu bir sahnenin içinde, kendi iradesiyle yürüdüğünü sanıyordu.

Filmin en ürpertici tarafı şuydu: İnsan, bulunduğu yerin rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu ayırt etmek zorundaydı. Aksi hâlde hakikat ile yanılsama birbirine karışıyor, sınırlar siliniyordu. Ve o zaman, başkasının dünyasına girmek için gözlerini kapatan kişi, kendi dünyasına bir daha dönememe tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu; başkasının kurduğu bir hayalin içinde, uyanamadan hapsolmak…

Bu yüzden, bilinçlerini geri kazanabilmek için ya kendilerini sarsarak uyandırmaları ya da dışarıdan gelecek bir işarete tutunmaları gerekiyordu. Ne var ki işin daha da çetin tarafı şuydu: Bazen hepsi aynı anda uykuya dalmak, aynı rüyanın içine birlikte yürümek zorundaydı. Ve eğer zamanında uyanamazlarsa, yalnızca rüyada değil, gerçek hayatta da tükenmeye mahkûm oluyorlardı.

İşte bu yüzden her birinin kendine ait bir “totem”i vardı. Küçük, basit ama hayati bir işaret… Gerçek dünyada nasıl davranıyorsa, rüyada öyle davranmayan bir nesne. İnsan, onun aracılığıyla ayağının bastığı zeminin hakikat mi yoksa hayal mi olduğunu anlayabiliyordu. Filmdeki o meşhur topaç gibi: Gerçekte bir süre sonra yavaşlayıp duran, ama rüyada sonsuza dek dönen… O küçücük fark, insanın hakikate tutunduğu son ipti adeta.

15 Temmuz’dan sonra yaşadığımız süreçte ise, birçoğumuz kendi iç dünyamızda benzer katmanlar inşa ettik. Ağır travmaların içinden geçtik; belki hâlâ geçiyoruz. Bu izlerin ömrümüz boyunca bizimle kalması şaşırtıcı değil. Daha önce tanımadığımız korkular, alışık olmadığımız endişeler taşıyoruz artık. Kararlarımızın ne kadar sağlıklı olduğundan çoğu zaman emin olamıyoruz. Maddi ve manevi dünyamızın kolonları sarsıldı; bazıları yıkıldı, bazıları ise hâlâ sessizce onarılmayı bekliyor.

Üstelik bu korkuları ve kaygıları, yalnızca geçmişte bırakmadık; onları da yanımıza alarak yeni coğrafyalara taşıdık, ya da yeni hayatımız ve yaşantımızın bir parçası haline getirdik. Ülke sınırları dışına çıkanlar yalnızca bedenlerini değil, zihinlerindeki endişe ve korkularını da yanlarında götürdüler. Yeni bir şehirde ve çevrede, yeni bir iş ve yaşam kuranlar bir şekilde korkularını da harçlarına eklediler.

Ve bazen öyle oluyor ki, içimizde kurduğumuz o “hayali gerçeklik”, dış dünyanın kendisiymiş gibi davranıyoruz. Kendi korkularımızı, dış dünyanın kaçınılmaz hakikati sanarak yalnızca kendi hayatımızı değil, eşimizin ve çocuklarımızın hayatını da bu gölgelerin içine çekiyoruz.

Farkında olmadan, birlikte kurgusal dünyalar inşa ediyor; o dar sınırların dışına çıkmamaya birbirimizi ikna ediyoruz. Belki de en tehlikelisi bu: Birbirimizi uyandırmak yerine, usulca uyutuyor olmamız… Kim bilir, belki de dışarıdan güçlü bir sarsıntı gelmezse, bu zihinsel hapishanenin içinde bir ömür geçirme ihtimalimiz hiç de az değil.

Peki, bu döngüyü nasıl kırabiliriz? Hakikatten kopmadan, hayalin cazibesine kapılmadan nasıl yaşayabiliriz?

Belki de cevap, filmin bize fısıldadığı kadar basit: Her birimizin kendine ait bir “totem”i olmalı. Somut, elle tutulur, gözle görülür; hakikatine bizzat şahit olduğumuz bir ölçüt… Şüpheye düştüğümüzde dönüp bakabileceğimiz, korkularımızın kurduğu sis perdesini aralayabilecek bir referans noktası.

En sağlıklısı, temelsiz korku ve endişelerimizi zihnimizin bir rafına kaldırmak; onları büyütüp hayatımızın merkezine yerleştirmemek. Çünkü insan, korkularının değil, hakikatin rehberliğinde yürümek zorundadır.

Hepimizin bir toteme ihtiyacı var: Bizi hayale değil, hakikate bağlayan küçük ama sarsılmaz bir işarete.

Ama herkes kendi “totemini” kendisi bulmalı ve kendisi dışında kimseyle paylaşmamalı.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir