İsimler Değişir, Sistem Değişmez

İsimler Değişir, Sistem Değişmez

Anayasa Mahkemesi Başkanı değişmiş. Adalet Bakanı değişmiş. Peki ne değişir?

Sistem tek bir iradenin etrafında toplanmışsa, makamların el değiştirmesi yalnızca vitrin düzenlemesidir. Satranç tahtasında piyon gider, bir başkası gelir. Tahtanın sahibi değişmedikçe oyunun yönü değişmez. “Görevden affını isteme” denir, A gider B gelir. Ama karar veren merkez aynı kaldıktan sonra sonuç değişmez.

Bugün adalet makamlarının içine düştüğü durum tam da budur. Kendi inisiyatifi olmayan, hukuku merkeze değil güce göre yorumlayan, biat kültürüyle şekillenmiş bir yapı… Adalet birimleri artık bağımsız karar üreten yerler olmaktan çıkıp, çizilen sınırlar içinde hareket eden makamlar hâline gelmiştir. Bu yüzden toplumun adalete olan güveni her geçen gün azalmış, belki de sıfırın altına inmiştir.

Toplumdaki kaosun, öfkenin ve güvensizliğin önemli sebeplerinden biri budur: İnsanlar hakkını mahkemelerde, yasalarda alamayacağına inanıyor. Çünkü adli mekanizma çoktandır yalnızca adaletle değil, başka iradelerle hareket eder görüntüsü vermektedir. Cübbelerin düğmeleri hukuka değil, başka merkezlere iliklenmiş gibidir.

Yeni Adalet Bakanı’na bakış da bu yüzden farklı değildir. Anayasal sınırların yıllardır zorlandığı, hatta yer yer askıya alındığı bir düzende, aynı çizgi içinden gelen bir ismin sistemi değiştireceğine inanmak güçtür. Dün düzenin içinde nasıl hareket edildiyse, bugün de aynı şekilde devam edecektir. Tıpkı geçmişte yaşanan o meşhum hadiseden sonra bir GenelkurmayBaşkanının bakan yapılması gibi; görev değişir ama bağlılık değişmez.

Bu sistem anlayışının en çarpıcı örneklerinden biri de yakın zamanda vefat eden Ahmet Turan Alkan’ın yaşadıklarıdır. Mümtaz’er Türköne’nin anlattığına göre, yazarın cezası Yargıtay tarafından onanarak kesinleştirilmişti. Yani hukuki süreç tamamlanmış görünüyordu. Ancak daha sonra bir yerlerden bir teklif geldi: Bir özür yazısı yazarsa, mahkeme kararına rağmen affedileceği söylendi, hatta garanti edildi. Ve gerçekten de böyle oldu. Hayata küstürecek bir yazı yazıldı ve “olamaz” denilen şey oldu; karar değişti.

Burada asıl konu bir kişinin özgürlüğü ya da tahliyesi değildir. Mesele şudur: Bu teklifi yapanlar hukuki makamlar değildi. Yani kurallar ve kanunlar değil, keyfî iradeler devreye girdi. Eğer bir mahkeme kararının kaderi bir özür metnine ve hukuki olmayan aktörlere bağlıysa, ortada hukuk güvenliği kalmaz. Bu basit bir örnek gibi görülebilir ama aslında bir sistem inşasını gösterir. Kuralların değil, iradenin belirleyici olduğu bir sistem.

Bugün gelinen noktada Meclis dâhil olmak üzere bakanlıkların, bürokrasinin ve farklı makamları işgal eden kişilerin gerçek etkisinin ne olduğu sorgulanır hâle gelmiştir. Yetki kâğıt üzerindedir; fiilî güç başka yerde toplanmıştır. Makamlar var ama ağırlıkları yoktur. Bu yüzden toplum ne kuruma ne de temsilcilerine güven duyabiliyor.

Kanaat önderleri, sivil toplum yapıları… Büyük kısmı ya biat ederek ayakta kalmayı seçmiş ya da iktidar nimetleriyle beslenmeyi. Muhalefet ise çoğu zaman sembolik itirazlarla sınırlı bir rol oynuyor. Sert sözler ediliyor ama sistemin sınırlarını zorlayan gerçek bir kırılma yaşanmıyor. İyi polis–kötü polis oyunu hissi buradan doğuyor.

Böyle bir tabloda Adalet Bakanı’nın değişmesi neyi değiştirir? Eğer sistem kişilere değil tek merkezli bir iradeye bağlıysa, hiçbir şeyi. Sorun isimlerde değil; iradenin merkezileşmiş yapısındadır. Kurumlar bağımsız olmadığı sürece, hukuk ilkeye değil konjonktüre göre şekillendiği sürece, yapılan her atama yalnızca devamlılığı sağlar.

İsimler değişir.

Görevler el değiştirir.

Ama sistem aynı kaldığında, adalet yerinde sayar.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir