CANAVARIN BESLENME KAYNAKLARI: MENFAAT VE KORKU

0
774
A little wooden lay figure stands on a platform in front of a crowd of similiar puppets apparently making a speech to them.

CANAVARIN BESLENME KAYNAKLARI: MENFAAT VE KORKU

Küçük Ahmet’in son günlerinde babasından, Ahmet’in annesinin ise bu zor günlerde eşinin desteğinden yoksun bırakılması; adil yargılanma talebiyle başladığı ölüm orucu sonucu İbrahim Gökçek’in hayatını kaybetmesi, cenazesinin ailesinden esirgenmesi, gömülmüş cesedinin iktidar destekli vandallar tarafından rahat bırakılmaması; İktidarın güdümündeki bir televizyon kanalında açıkça insanların canına kast ifadeleriyle  şiddet çağrısı yapılması; bir başka iktidar tetikçisinin insanların güvenliğini tehdit eden açıklamalarda bulunması…Tımarhanede son bir haftanın bilançosu.

Artık herkesin kanıksadığı, her gün binlercesine tanıklık ettiğimiz hukuksuzluk ve insanlık dışı uygulamalar haber değerini bile yitirmiş durumda. İnsan hakları savunucularının temel haklara dair mücadelesi artık sağlık ve yaşam hakkını gündeme getirmekle sınırlandı ve onu da korumaya yetmiyor.

Birçok ahlaki ve insani sorun içeren bu kabil olayların psiko-sosyal nedenleri uzmanlarının değerlendirebileceği bir şey. Diğer taraftan, her biri için birkaç suç oluştuğu halde, failler hiçbir şey yapılamayacağının garantisi altında oldukça rahatlar. Başka deyişle, bu duruma zemin oluşturan bir neden de mevcut hukuk sitemi. Hukuk sisteminin nasıl bu kadar pespayeleştiğini araştırdığımızda aslında sosyal olguların burada da kendiği gösterdiğini görmek mümkün. 2008 yılından itibaren, mevcut iktidar kendisi ve partnerlerinin ihtiyaçlarına göre hukuk sistemiyle sürekli oynadı. 2013 yılında doğrudan büyük suçlamaların odağı olunca, bu kez öncekilere benzemeyen bir müdahaleye girişti. Bu müdahaleyi yaparken de devlet- toplum ilişkisini çok iyi okudu.

Peki nasıl işliyor bu ilişki?

1-Gelişmiş batı ülkelerinin aksine devlet, zenginleşmenin, makam ve mevki dağılımının kaynağı olduğu için “havuç” olarak siyasi iktidar bu kartı masaya sürdü. Zenginleşmek isteyenlerin önemli kısmı zaten suç ortağıydı,  geriye kalan ve zenginliğini devlet ile ilişkilerine borçlu kesim de bu avantajını kaybetmek istemiyordu. Bu ilişkinin temelini sağlam atmıştı çünkü iktidara geldiği ilk günden itibaren bu yönde çalışmıştı. Devletin makam ve mevkisini kullanarak menfaat temin eden bir kesim vardı ki, uzun zamandır bir adım geride bekliyordu. Bunlar siyasi iktidarla aynı doğal zeminden gelmedikleri için mevzilerinde sadece bekliyorlardı. Zor durumda kalan iktidarın çaresizce uzattığı eli tuttular. Böylece devletin hazinesini kendilerine yönlendiren iktidar ile devletin yargı dahil tüm erklerdeki yetkilerini farklı alanlardaki menfaatleri için kullanacak kesim güç birliği halindeydi. Bundan sonra rahatlıkla yolsuzluk yapılacak ve rahatlıkla devlet eliyle cinayet işlenebilecekti. Ahmet Altan’ın enfes ifadesiyle “katil – hırsız işbirliği” sağlanmış oldu.

2-Bu menfaat çarkının dışında kalanlar da alışılagelmiş devlet geleneğiyle yönlendirildi. Din ve milliyet ile Atatürkçü söylemler topluma (her bir kesime uygun araç ve yöntemler kullanılarak) devlet eliyle pompalandı. Medya yoluyla herkese devletin at gözlüğü takıldı. Yeni koalisyonun tabanı bu şekilde konsolide edildi. Nasyonalizmin dinci, solcu ve Atatürkçüleri elele tutuştu. Temelleri sağlamdı: her sabah okulda “ne mutlu Türküm diyene” ifadeleri eşliğinde büyümüş, ecdadı dünyaya hakim olmuş, tüm dünyanın aleyhlerinde olduğunu iyice kanıksamış topluluk yeni koalisyonun halk gücüydü. Hazır olan bünyelerine akşamları haber bültenlerinde biraz takviye yetiyordu. Bu suretle devletin ne yaparsa yapsın bir bildiği olduğuna yeniden iman edip eş zamanlı olarak da yeni düşmanlarını tanımış oldular.

3-Bu iki kıstasa uymayan bir kesim kalacaktı. Bunlara yapılacak şey de yine devletin hafızasında mevcuttu: “sopa” göstermek. Sopa gösterilince nasıl büyük bir kesimin kapıyı bacayı kapayıp etrafını görmezden geleceğini daha önce defalarca deneyip gören anlayışın paydaşları, anlaşmanın imzası kurumadan dişini göstermeye başladı. Hedefe koydukları düşmanlarına ileride yapılacakların provası niteliğinde atışlar yapıldı. Bir yandan düşman(!) cezalandırılırken, diğer yandan menfaatlere ortak olmayan bu kesimin sessiz kalması sağlandı.

İşte böyle bir toplumun çocuklarından oluşan yargı mensuplarının toplumdan farklı davranmaları beklenmezdi ve öyle de oldu. Yargıdaki menfaat ilişkisi makam mevki dağılımı üzerinden oldu. Oluşan koalisyonun ilk ve doğal parçası siyasal iktidarın arka bahçesinde yetişmiş militanlardan oluşuyordu. Bu kesim kayıtsız şartsız iktidara biat eden, varlığını iktidara bağlı görenlerden oluşuyordu. Bugün tutuklayan, ceza veren, soruşturmaları yürütenlerin büyük bir kısmı kanaatlerin aksine bu gruptan oluşuyor ve yaptıklarını “cihad” olarak görüyorlar. Fakat bu grubun o günlerde tek başına yapabileceği bir şey bulunmuyordu. Toplum ve devlet ilişkisinin yukarıdaki izahına uygun yeni partnerler bulundu. Yapılan anlaşmalar çerçevesinde mücadele başlatıldı. Neredeyse tüm kesimlerden makam, mevki, tayin, terfi, af ve benzeri vaadlerle etraflarında büyük bir kalabalık toplayabildiler.

Ne ironiktir ki, bugün olup bitenlerden şikayet eden toplumun sosyal tabakalarının hemen hemen tümü ile kendilerini özdeşleştiren gruplar bu oluşuma destek verdiler. Zahiren gerekçeleri yargıyı ele geçirmiş bir cemaate karşı birlik olmaktı. Ancak gerçek motivasyonları rüyalarında göremeyecekleri makam ve mevkilere fırsattan istifade oturmaktı.

Tam oluşum ve tanıtım yapma döneminde bu zihniyetin temsilcileri ile, ilk ve son kez yüzleşme fırsatım oldu. 12 Haziran 2014 tarihinde tanıtım için Erzurum’a gelmişlerdi. İktidarı temsilen Bilgin Başaran, ülkücüleri temsilen Ramazan Kaya, Alevi ve solcuları temsilen Abbas Özden ve Ömür Topaç oluşturdukları konsepte uygun kürsüde sıralanmışlardı.

Konuşmalarda; 17-25 Aralık olayları hiç olmamış, siyasi iktidar yargıya müdahale etmemiş, yasayla görev sonlandırmaları olmamış, o soruşturmalardan dolayı Anayasa ve yasalar ayaklar altına alınmamış, Adli Kolluk Yönetmeliği Anayasanın üzerine konumlandırılmamış, somut suçların üzeri örtülmemiş, Mahkeme kararları ve Savcı talimatları Kolluk tarafından iade edilmemiş gibi utanmazca bağımsız ve tarafsız yargı tesis edeceklerine dair palavraları sıraladılar. En az 150 yargı mensubunun bulunduğu salonda bu nutukları heyecenla alkışlayanlardan tutun, fişlenmemek için alkışlayanlara kadar çeşitli derecelerde zorbaya teslim olmuş bir hava hakimdi. Palavralardan çok teslim olmuşluk canımı sıkıyordu. Toplantı başlamadan da soracaklarım vardı ama şimdi söyleyeceklerim de olmuştu ve olabildiiğince ağzımdan hakaret içerecek bir şey çıkmaması için gayret ederek söz aldım. Dinleyicilere tanınan ve önceden duyrulan 3 dakikalık konuşma sınırını aşacağımı ve sözümün kesilmemesini rica ederek tam 12 dakika yukarıda bahsettiğim hukuksuzlukları da içeren bir konuşma yaptım.

Konuşmada özellikle muhatabımın iktidar yanlıları olmadığını, diğer partnerler olduğunu söyledim, olabilecek hukuksuzlukların tümünü hatırlattım. Ne yazık ki orada daha az önce bağımsız yargı havarisi olanlar kimyaları bozulmuş birer canavara döndüler, “elimizde listeler var” diyenden, “takiyye yapmayalım” diyene  , tehditler ve psikolojik harp yöntemlerini derhal devreye soktular.

İşte yargıya yönelik psikolojik harp projesinin somutlaşmış  halini bu salonda gördüm. Bir yanda; kendilerine vaadedilmiş makam ve mevkilere her şeyleriyle teslim olmuş (solcu, ülkücü, alevi gibi kimlikleriyle) ortaya çıkan havuçla bağlanmış kesim vardı. Diğer yanda ise menfaat çarkına girmemiş ama daha o andan korkutulabilmiş bir grup vardı. Hamaset nutuklarına alkışla cevap verilirken, benim konuşmamdan sonra derin bir sessizlik hakim oldu.

Bugün Cemevlerine saldırıya karşı hiç bir şey yapılamamasında, o gün kürsüde iktidar tetikçilerinden daha büyük bir heyecanla bana saldıran ve Alevi kimliğiyle ortaya çıkmış iki kişi ve onların destekçilerinin sorumluluğu, saldırı yapan vandalların sorumluluğundan daha az değildir. Çünkü, bu tip aleni suçlara sessiz kalırken bir sosyal medya mesajından terör suçlaması çıkarabilen bir çeteye yargıyı teslim eden merasimin baş aktörlerinden oldular. Ve o salonda bulunup daha sonra meslekten atılan en az 50 kişiden tek bir destek sesi çıkmadı. Belki üç kişi benzer şeyler konuşsa, 10 kişi destek alkışı yapsa iktidarın oyunu orada bozulabilirdi. Ama sessizlik, canavarın iştahını kabarttı ve dişlerini daha keskin hale getirdi.

Yazının başındaki soruya dönelim: masum bebelerin ölümünde de, ölüm orucunda hayatını kaybetmelerde de, hapishanelerin  tutsaklarla dolu olmasında da iki toplumsal hastalık baş rol oynuyor: Menfaat ve korku.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here