Canavara Sunulan Kurbanlar: Berkin Elvan – Mehmet Selim Kiraz – Mustafa Koçak

0
827

Bu üç kişinin hak etmedikleri ölümlerine aynı anda üzülmek insanlığımızın gereğidir. Bu vicdani duruşun yanında üzerinde düşünmemizi gerektiren bir şey daha var: Devlet denilen mekanizmanın dokunuşuyla bu ölümlerden her birinin ayrı ayrı kan emici hükümranların menfaatlerine meze yapılmasıdır.

Kısaca olaylar zincirine baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz: Berkin Elvan gezi olaylarında yaralanıp sonra hayatını kaybediyor. Ölümüne ilişkin soruşturmayı yürüten İstanbul Savcısı Mehmet Selim Kiraz, DHKP-C militanları tarafından sorumlu tutularak öldürülüyor. Bu olayın sorumlularıyla ilgili yapılan yargılamada suçta kullanılan silahı temin ettiği gerekçesiyle mahkum edilen Mustafa Koçak adil yargılanmadığını iddia ederek girdiği ölüm orucu sonucu ölüyor.

Kendiliğinden gelişen bir sivil toplum hareketini “terör faaliyeti” ilan eden anlayış, bununla yetinmeyerek o gösteriler sırasında polisin kullandığı gaz kapsülünün kafasına isbet etmesi sonucu yaralanan ve sonra hayatını kaybeden bir çocuktan utanmadan “terörist” çıkarabildi. Hem de devleti ele geçirmiş sakat anlayışı temsil eden en yüksek ağızdan “Biz emniyetin tüm belgelerini açıkladık. Elinde sapanla, demir bilyeyle terör örgütünün içerisinde nasıl resimlerinin çekildiği, bunların hepsi açıklandı” denilerek. Bu açıklamayı yapanın peşinden giden cahil sürüsü propogandanın meyvesini verir hale getirildi ve nihayetinde ölmüş küçük bir çocuğu ve annesini futbol maçında yuhalatacak kadar kontrol edilemez birer serseri mayına dönüştürüldü.

Böylece, oyunun birinci perdesinde baskıcı düzene lazım olan düşman belirlendi, hamaset üzerinden yürütülecek propogandanın tüm taşları tek tek döşenmiş oldu.

İkinci perdede ise, oluşan bu puslu havada “karşı atak” görüntüsü verecek eylem lazım olunca devlet içindeki en zayıf halka hedef alındı. Hayatını kirli bir oyunun içinde kaybeden çocuğun ölümünü soruşturan savcı, kan emicinin bir çok ihtiyacını aynı anda karşılayacaktı. Orta sınıf bir ailenin çocuğu hedef alınmıştı. İlginç bir gündü. Ülkenin en büyük adliyesinde bir savcı çalışma odasında esir alınmıştı. Aynı anda Türkiye genelinde tarihte görülmemiş şekilde 80 ilde aynı anda elektrikler kesildi. Kurtarma operasyonu safsatasıyla tam 8 saat büyük bir işkence neredeyse canlı yayında izletildi. Böyle bir kurtarma(!) operasyonunda en kötü sonuç ne olacaksa o oldu. Aynı kan emici ekip “başarılı bir operasyon” yaptıklarını deklere etti. Yine bir ocağa ateş düşmüş, katiller sağ ele geçirilmemiş, Adliye tamamen boşaltıldığı için olayın bir tanığı bırakılmamıştı ama birileri için “başarılı” bir sonuç olmuştu. Bu gün dönüp  geriye bakınca gerçekten başarılı olduklarını görüyoruz:

Bir; kapalı devre bir sistem içinde, olayı aydınlatacak sahici bir soruşturma yerine devletin en karaktersiz tarafını temsil eden “gizli tanık” ve “itirafçı” bulma yolu bulundu, ilgili ilgisiz bir çok kişi olayın faili, iştirakçisi ilan edilerek mahkum edildi.

İki; kan emiciler bu olaydan faydalanarak yargıyı ileride kullanabilecekleri hale getirmek için psikolojik savaşın ilk tohumlarını da ekti: Bir çok Adliyede kendi çalışma mekanlarına gidecek Hakim ve Savcılar ile aynı mekanın doğal çalışanı olan Avukatlar polis aramasına, ya da X-ray cihazlarına maruz bırakıldı. Bir gün önce korunamayan yargı, artık oluşturulan korku ortamının korkutulanı haline getirildi. Böylece daha sonra kullanılacakları kirli işlerde teslimiyet testleri yapılmış ve istenen kıvama getirilmeleri sağlanmış oldu.

Üç; bu Ölüm kan emici için aynı zamanda “şehit”lik söylemi üzerinden büyük bir propoganda ortamı hazırladı. Kendi siyasi çizgisine yakın baba Kiraz, ailesiyle birlikte garip bir şekilde hakim ve savcıların oturduğu lojmana yerleştirildi. Babanın açık kapısı sonuna kadar kullanıldı. Kirli bir ilişkiler ağına rahatlıkla kurban verilen bir yargı mensubu parti üyesiymiş gibi nazara verildi. Canlı yayınlarda fatihalar, yasinler okunarak din soslu propoganda pompalandı.

Senaryoya uygun yürütülen soruşturma ve yargılamanın bizleri götüreceği üçüncü perde bir başka ölüm de bir kaç gün önce sonuçlandı. Faillere silah temin ettiği gerekçesiyle mahkum edilen Mustafa Koçak adil yargılanma talebi için son çare olarak bedenini ortaya koyarak ölüm orucuna başlamıştı ve 297. günde hayatını kaybetti. Halbuki mahkemede şunları söylemişti:“Mecidiyeköy’de sokak ortasından gözaltına alındım, Vatan Caddesindeki İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürüldüm. Burada önüme bir ifade koydular, ‘Buna uygun olacak şekilde ifadeni ver, çık git. Aksi halde seni tutuklatırız, bir daha gün yüzü göremezsin. Sen bize yardımcı ol, biz de sana yardımcı oluruz, rahat yaşarsın’ dediler. Bunu kabul etmediğim için psikolojik ve fiziki işkenceye maruz kaldım. Aralıksız sürdürdükleri kaba dayak yaptıklarının en ‘masumuydu’. Kollarımdan ters kelepçeyle askıya aldılar, üzerimdeki elbiseleri çıkardılar, başıma çuval geçirdiler, onun üzerine de teneke. Onlarca dakika başımda teneke çaldılar. Bana, anneme, babama, ablama etmedik küfür bırakmadılar. Hamile ablama tecavüz etmekle tehdit ettiler. Bu işkenceler 12 gün sürdü, 4 Ekim 2017’de tutuklandım” İşte bu ifadede yer verilen hiç bir iddia için araştırma yapılmadan gizli tanık ifadesiyle mahkumiyet kararı verildi. Şimdi de kan emicilerin propogandistleri, bu ölüme tepkisiz kalınmasını eleştiren vicdan sahiplerini  “ölümü kutsamak”la suçluyorlar. Hem de hiç düşünmeden. Hakikatte suçlu olan bir insan sırf adil yargılanmak istemiyle neden canını ortaya koyar? Toplumda çok hassas davranılan bir konuda, somut olayda ablasına yönelik tecavüz iddiasını bir genç normal koşullarda neden dile getirsin? 500 Lira karşılığında ifade vermeye hazır milyonlarca kişinin rahatlıkla bulunabileceği ahlaki değerlerden yoksun bir toplumda zorlama yöntemlerle bulunmuş gizli tanığın ifadesiyle müebbet hapis verilmesi ne kadar adil?

Dünyanın herhangi bir yerinde devletleri hizaya getirecek, insanların insanlık duygularını her şeyin önüne koyacak ölüm orucu süreci hiç bir şeyi değiştiremiyor. Değiştiremez de. Çünkü hükümran, zihinlerini iğfal ettiği toplumla beraber esasında bu sonuçtan memnun. Ve gerçek bir yargılama diyalektiğinden uzak ilkokul müsameresi seviyesindeki, adına yargılama denilen uygulamalarla milyonlarca insanın hayatının Mustafa Koçak’ın hayatı gibi karartılması kan emicinin oyununun bir parçası.

Yitirilen hayatları geriye getiremeyiz belki ama geriye dönüp baktığımızda olaylar zincirinde senfonik bir dokunuş fark etmemek mümkün değil. Berkin Elvan’ın, Mehmet Selim Kiraz’ın ve Mustafa Koçak’ın aynı canavarı besleyen farklı kurbanlar olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi yapılması gereken Mehmet Selim Kiraz’ın ölümüne sebep olan olayları yeniden gündeme getirip sonuçlarından faydalanan canavarın çekilen tetikle ilişkisini netleştirmektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here