TÜRKİYE YENİ ADLİ YILA NASIL GİRİYOR?

TÜRKİYE YENİ ADLİ YILA NASIL GİRİYOR?

TÜRKİYE YENİ ADLİ YILA NASIL GİRİYOR?

Faruk Güzel (E. Hakim)

Hukuk, siyaset, operasyonlar ve değişen güç dengeleri

Bugün 1 Eylül… Türkiye’de yeni adli yıl başladı ve de her yıl olduğu gibi bugün de adalet, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, hâkimlerin tarafsızlığı, vatandaşın adalete erişimi gibi çok güzel kavramlar konuşulmakta…

Nitekim Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’in mesajı da bu çerçevede oldu. Hedefin vatandaşın hakkına daha hızlı ve eksiksiz ulaşmasını sağlamak, yargılamaların makul sürede tamamlanması, içtihat birliğinin güçlendirilmesi ve kararların niteliğinin yükseltilmesi olduğu ifade edildi. Hakimlerin korku ve beklenti içinde olmadan karar vermesi gerektiği de özellikle vurgulandı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ise biraz daha farklı bir fotoğraf çizdi: Yargı bağımsızlığına, tutuklama uygulamalarına, ifade özgürlüğüne, savunma hakkına ve AYM ile AİHM kararlarının uygulanmasına dikkat çekti. En çarpıcı ifadelerinden biri de şuydu: “Silahlar susuyorsa konuşma sırası hukuka geçmeli.”

Aynı konuşmada soruşturma gizliliğinin kamu makamları tarafından ihlal edilmesinin masumiyet karinesini ve lekelenmeme hakkını zedelediğine, ifade özgürlüğü alanının daraldığına dikkat çekti… Şimdi burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor: Türkiye yeni adli yıla gerçekten nasıl giriyor? Çünkü adli yılın açılışında söylenenlerle Türkiye’nin adliyelerinde yaşananlar arasında ciddi bir mesafe varsa, bizim o mesafeyi konuşmamız gerekiyor.

 

Yeni adli yılın temel problemi

Türkiye’de artık hukuk tartışmasının merkezindeki mesele yasaların iyi veya kötü olmasından ziyade; Kanun herkese eşit uygulanıyor mu? Bir hâkim karar verirken gerçekten bağımsız mı? Bir savcı soruşturma yürütürken siyasi iktidardan, kamuoyundan veya başka güç merkezlerinden bağımsız hareket edebiliyor mu? Bir vatandaş, karşısındaki kişi iktidara yakın olduğunda da, muhalif olduğunda da aynı yargı standardıyla karşılaşacağından emin olabilir mi?…

Hukuk devletinin gerçek testi burada, çünkü hukuk devleti, devletin hukukla konuştuğunu söylemesi ötesinde, devletin (devlet gücünü elinde bulunduranları daha doğrusu) kendi gücünü de hukukla sınırlamasıdır… ve Türkiye’nin temel sorunu tam burada ortaya çıkıyor.

 

Türkiye’de yargının önündeki en büyük sınav…

Yeni adli yılın hemen başında yine siyasi niteliği ağır basan çok sayıda dava ve soruşturma gündemde; CHP’ye yönelik soruşturmalar, belediyelere yönelik operasyonlar, gazetecilerin davaları, siyasetçiler hakkında yürütülen soruşturmalar ve bunların yanında farklı siyasi ve toplumsal gruplara yönelik operasyonlar aynı dönemde devam ediyor.

Bu tablo bize şunu gösteriyor: Türkiye’de ceza hukuku artık yalnızca suç işlenip işlenmediğinin tartışıldığı bir alan olmaktan çıkıp, siyasi güç mücadelesinin de en önemli araçlarından biri haline gelmiş durumda mı?

Bu soruyu sormak zorundayız ama burada önemli bir ayrım yapalım; bir insanın siyasi kimliği onu suç işlemiş olmaktan muaf tutmaz… CHP’li de olsa, AK Partili de olsa, eski bakan da olsa, eski belediye başkanı da olsa, gazeteci de olsa hakkında somut suç şüphesi varsa soruşturulabilir.

Hukuk devletini savunmak, muhalifleri soruşturmadan muaf tutmak değildir. Tam tersine, hukuk devletini savunmak demek, iktidara yakın olanların da gerektiğinde soruşturulabilmesini savunmaktır. İşte bugün önümüzdeki en önemli dosyalardan biri de bu nedenle Melih Gökçek dosyası.

 

Melih Gökçek dosyası

Melih Gökçek yıllarca Ankara siyasetinin en güçlü isimlerinden biriydi, şimdi ise hakkında mal varlığı, yurt dışına para aktarımı ve Almanya’daki taşınmazlarla ilgili iddialar gündemde… Ankara Büyükşehir Belediyesi, Gökçek, ailesi, bazı eski belediye bürokratları ve belediyeden ihale alan bazı kişiler hakkında suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın da yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı iddiaları üzerine resen soruşturma başlattığı bildirildi.

Bir başka tartışma da Almanya’daki taşınmazlar: Melih Gökçek de oğlu Ahmet Gökçek ve torunlarının Alman vatandaşlığı amacıyla şirket kurup gayrimenkul aldığını söyledi… Gazeteci Murat Ağırel ise bunun iki daireyle sınırlı olmadığını, Almanya’da 18 daireli bir bina satın alındığını ve başka mali bağlantıların da bulunduğunu ileri sürüyor. Gökçek tarafı ise iddiaların bir bölümünü reddediyor veya farklı açıklamalar getiriyor.

Burada hukukçu olarak benim dikkat edeceğim nokta şudur: Henüz soruşturma aşamasındaki iddiaları kesinleşmiş suç gibi anlatamayız. (Şu an bu hakkında böyle iddialar ve soruşturmalar olanlar, bundan önce yüzbinlerce masum insan için tam tersi şekilde yaklaşmış olsa da…)

Bir soruşturma açılması suçun kanıtlandığı anlamına gelmez, fakat tam tersine, soruşturmanın siyasi bir isim hakkında açılmış olması da soruşturmayı otomatik olarak siyasi operasyon haline getirmez. O halde yapılması gereken nedir? Belgeler ortaya konulacak. Para nereden geldi, hangi şirketler kullanıldı, fayrimenkuller kimin üzerine, finansman nasıl sağlandı, Türkiye’den Almanya’ya hangi yollarla para transfer edildi?… Vergiler ödendi mi, şirketlerin gerçek sahipleri kim ve varsa kamu kaynaklarıyla özel servet arasında bağlantı kurulabiliyor mu? Bunların hepsi araştırılacak. Eğer suç varsa cezalandırılacak, yoksa aklanacak… Hukukun istediği şey tam olarak budur.

 

Gökçek dosyasının daha büyük bir siyasi anlamı var

Bence asıl tartışılması gereken yer burası; Melih Gökçek sıradan bir siyasetçi değildi.Ankara’yı yaklaşık çeyrek asır yönetti, iktidarın merkezine çok yakın bir isimdi ve şimdi onun hakkında geçmişteki mal varlığı ve belediye dönemine ilişkin iddiaların yeniden gündeme gelmesi bize başka bir soru sorduruyor: Türkiye’de eski iktidar elitleri arasında bir tasfiye mi başlıyor, yoksa bu yalnızca geçmişten kalan dosyaların nihayet açılması mı ya da mevcut iktidar içindeki güç dengeleri değiştikçe eski aktörlere ilişkin dosyalar da mı yeniden açılıyor?

Bunların hiçbirini şu anda kesin hüküm olarak söyleyemeyiz ama siyasi açıdan bir işaret olduğu açık, çünkü muhalefete olduğu kadar iktidarın geçmişteki bazı güçlü isimlerine doğru da soruşturmaların yöneldiğini görüyoruz ve Bu durum Türkiye siyasetinde önemli bir kırılmanın habercisi olabilir.

 

Peki neden şimdi?

İşte asıl sorum bu; Melih Gökçek’in Ankara’daki siyasi gücü yıllar önce sona erdi ama bugün bu dosyaların yeniden gündeme gelmesi, yalnızca hukuki bir tesadüf olarak mı görülmeli? Burada birkaç ihtimal var. Birinci ihtimal: Gerçekten yeni belgeler ortaya çıkmıştır ve savcılık bunları araştırıyordur.

İkinci ihtimal: Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin geçmiş dönem hesaplaşması artık yeni bir aşamaya gelmiştir. Üçüncü ihtimal: İktidar içindeki eski güç odaklarıyla yeni güç odakları arasında bir tasfiye süreci yaşanıyordur. Dördüncü ihtimal: Siyasi iklim değişmektedir ve geçmişte dokunulamayan bazı isimlere artık dokunulabilmektedir.

Bunların birkaçı aynı anda doğru da olabilir, ki ben bugün burada “Gökçek suçludur” demiyorum, bunu mahkeme söyler ama şunu söylüyorum: Türkiye’de hukuk gerçekten herkese uygulanacaksa, bunun başlangıcı eski iktidar mensuplarının da gerektiğinde soruşturulabilmesidir. Fakat bunun ikinci şartı da şudur: Aynı hukuk muhalefete de uygulanırken aynı standardı koruyacak.

 

Asıl tehlike…

Türkiye’nin geçmişten gelen en büyük problemlerinden biri bu; ir dönem iktidara yakın olanlar korunuyor, sonra iktidar dengeleri değişiyor… dün korunanlara bugün operasyon yapılıyor, dün operasyon yapılanlar bugün mağduriyet üzerinden haklılaştırılıyor ve hukuk sürekli olarak siyasi iktidarın yanında veya karşısında konumlanıyor.

Bu sağlıklı bir hukuk düzeni değil, hukuk intikam aracı değil; hukuk, geçmiş iktidarın suçlarını yeni iktidarın intikamına dönüştürmek için kullanılmaz ama şimdi hukuk, kişiye göre değişen bir sopa sadece. Eğer Gökçek döneminde hukuka aykırı işler yapıldıysa soruşturulmalı ama aynı zamanda bugün görev yapan siyasetçilerin, eski Ankara Büyükşehir belediye başlanı sıfatından Gökçek kadar eski İstanbul Büyükşehir Belediye Bağlanı Erdoğan da…  onun ve ekibinin yaptığı işler de aynı hukuk standardıyla soruşturulmalıdır. On yıldan fazladır ülkenin normalleme adına beklediği bu.

 

Gazetecilere yönelik operasyonlar

Burada bir başka önemli mesele daha var; Gökçek dosyasından önce onun siyasi çevresine yakın olduğu düşünülen bazı medya mensupları ve gazeteciler hakkında da çeşitli operasyonlar ve soruşturmalar gündeme geldi. Bu tabloyu da tek başına değerlendirmemek gerekiyor, çünkü Türkiye’de son yıllarda medya alanı giderek daha fazla siyasi güç mücadelelerinin parçası haline geldi. Bir gazeteci iktidara yakınsa başka standart, muhalifse başka standart uygulanması, hukukun temel mantığına aykırıdır.

Gazeteci suç işlemişse soruşturulur ama gazetecilik faaliyeti suç haline getirilemezi aynı şekilde iktidara yakın gazetecilerin geçmişte yaptıkları yayınlar nedeniyle hesap vermesi gerekiyorsa, bu da yapılabilir. Gazetecinin siyasi pozisyonu değil, yaptığı fiilin hukuki niteliği önemlidir. Bu ayrımı korumazsak, bugün bir tarafın alkışladığı operasyonu yarın başka bir taraf alkışlar. Sonuçta kazanan hukuk değil, güç olur.

Şu an yaşananlar ise bir güç mücadelesi savaşında cepheler arasında yer alan piyonlara dönük işlemlerin yapılması, konuyu başka bir noktaya taşıyor. Gazetecilik kisveti altında birileri adına tetikçiliğini yapmakta olanlar, girişlen mücadelede çok rahat harcanabiliyor.

 

CHP ve muhalefet

Yeni adli yıla girerken Türkiye’nin önündeki en büyük siyasi-hukuki başlıklardan biri de CHP’ye yönelik yargı süreçleri… İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyaları, CHP kurultayına ilişkin davalar, belediyelere yönelik soruşturmalar ve bunların siyasi sonuçları yeni adli yılın en kritik başlıkları arasında.

Bu noktada özellikle dikkat çekici olan, Adalet Bakanlığı görevine eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in getirilmiş olması… Muhalefet, Gürlek dönemindeki soruşturma ve davaların siyasi nitelikte olduğunu savunuyor İktidar tarafı ise bunların yargısal süreçler olduğunu ve suç şüphesi bulunan kişiler hakkında soruşturma yapılmasının doğal olduğunu söylüyor… Dolayısıyla burada da iki anlatı karşı karşıya, fakat hukuk açısından ölçümüz siyasi açıklamalaron ötesinde dosyanın içeriğidir.

Somut delil var mı, suç ile kişi arasında makul ve bireyselleştirilmiş bağlantı kurulmuş mu, tutuklama gerçekten zorunlu mu, Adli kontrol yeterli değil mi, savunmaya dosyaya erişim imkânı tanınıyor mu, mahkeme kararları gerekçeli mi, AYM ve AİHM içtihatları uygulanıyor mu?… Hukukçu olarak soracağımız sorular bunlardır.

 

AYM ve AİHM meselesi

Türkiye’nin yeni adli yılda çözmek zorunda olduğu en ciddi problemlerden biri de yüksek yargı kararlarının uygulanması meselesi; Bir ülkede Anayasa Mahkemesi kararının uygulanıp uygulanmayacağı tartışılıyorsa, artık sorun bir davanın ötesine geçip anayasal düzen problemi haline gelmiştir.

Aynı şey Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için de geçerli; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan bir devlet, mahkeme kararlarını yalnızca hoşuna gittiği zaman uygulayamaz. Bugün AİHM’nin Türkiye dosyaları arasında Kavala ve Demirtaş gibi siyasi ve hukuki açıdan son derece önemli dosyalar bulunuyor. Kavala bakımından AİHM’nin 2026’da verdiği karar da Türkiye’nin derhal serbest bırakma ve mahkûmiyetin sonuçlarını ortadan kaldırma yükümlülüğüne ilişkin. Dolayısıyla Türkiye’nin hukuk devleti iddiasının gerçek sınavı, iktidarın hoşuna gitmeyen kararları da uygulayıp uygulamadığıdır.

 

Tutuklama meselesi

Türkiye’de tutuklama artık çok daha ciddi bir tartışma konusu; normalde istisnai bir koruma tedbiri olan tutuklama, bugün artık bir cezalandırma aracına döndü. Bir kişinin kaçma şüphesi varsa, delilleri karartma ihtimali varsa ve bu risk başka tedbirlerle giderilemiyorsa tutuklama gündeme gelebilir bir hukuk devletinde.

Ama kişi aylarca veya yıllarca tutuklu kalıyor ve sonunda beraat ediyorsa, o insanın hayatından çalınan zamanı geri vermek mümkün değildir. İşte bu nedenle TBB’nin yeni adli yıl konuşmasında tutuklama uygulamalarına özellikle dikkat çekilmesi önemli.

 

Bir başka problem…

Adalet Bakanlığı bugün yeni bir “135 Alo Adalet” hattının pilot uygulamasını başlattığını açıkladı; beş yılı aşan davalar ve üç yılı aşan soruşturmalara ilişkin vatandaşların doğrudan başvurabileceği belirtiliyor.

Bu aslında bize çok önemli bir şey söylüyor: Türkiye’de yargının hızlandırılması artık sistemin kendi gündeminde bile ciddi bir sorun olarak kabul ediliyor. Çünkü geciken adalet, bir teknik problem ötesinde fiilen adaletsizlik kaynağı.

 

Bugün 1 Eylül, Dünya Barış Günü

Ve burada çok önemli bir başka bağlantı var; Türkiye aynı zamanda PKK ile silahların bırakılması, örgütün feshi ve yeni bir toplumsal süreç tartışmasının içinden geçiyor. TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın bugün yaptığı “Silahlar susuyorsa konuşma sırası hukuka geçmeli” çağrısı bu nedenle çok önemli…

Çünkü Türkiye’nin gerçekten yeni bir döneme girmesi silahların susmasıyla birlikte hukuk da normalleşmeli. İfade özgürlüğü, siyasi rekabet, yargı ve devletin muhalifiyle ilişki kurma biçimi de artık normalleşmeli… Hakeza, devletin geçmişte suç işlediğini düşündüğü kendi aktörleriyle hesaplaşma biçimi de…

 

Türkiye’de gerçek normalleşme nedir?

Dün PKK ile mücadele eden devlet bugün Kürt meselesinin demokratik çözümünü konuşabiliyorsa; dün Gülen hareketini devletin içine sızmış bir yapı olarak tanımlayan devlet bugün kendi döneminde bu yapıyla kurduğu ilişkilerin hesabını da verebiliyorsa;

dün muhalif belediyelere operasyon yapan devlet bugün iktidara yakın eski belediye yöneticilerini de aynı hukukla soruşturabiliyorsa, dün gazetecileri tutuklayan sistem bugün iktidara yakın gazetecilerin suç iddialarını da bağımsız biçimde araştırabiliyorsa… işte o zaman gerçekten hukuk devletine doğru gidiyoruz diyebiliriz.

Ama bir grubun tasfiyesinden sonra başka bir grubun tasfiyesi başlıyorsa, bir dönemin mağdurlarının yerine başka mağdurlar geliyorsa… hukuk değişmiyor, yalnızca hukukun hedefindeki insanlar değişiyorsa buna normalleşme diyemeyiz.

Bunun adı sadece iktidar değişmeden güç dengelerinin yeniden kurulmasıdır.

 

Bugünün asıl sorusu

O yüzden bugün adli yıl açılışında “adalet mülkün temelidir” demekle yetinmemeli. Şunu sormamız gerekiyor: Adalet kimin için; iktidara yakın olan için de mi.. muhalif, gazeteci, eski bakan, eski belediye başkanı için de mi?

Bugün hakkında operasyon yapılan Melih Gökçek için olduğu kadar yarın hakkında operasyon yapılabilecek başka bir iktidar mensubu için de mi ve elbette bugün cezaevinde bulunan veya hakkında soruşturma yürütülen muhalifler için de mi? Eğer cevabımız “evet, herkes için” ise hukuk devletinden bahsedebiliriz. Cevabımız “kime göre değişir” ise orada hukuksuz, adaletsiz kaba bir güç vardır sadece.

 

Yeni bir sayfa?

Ben Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış bir hukukçu olarak bu meseleye biraz farklı bakıyorum, çünkü hukukun siyasi iktidarın elinde nasıl değişebildiğini, bir gecede insanların sanık haline getirilebildiğini, bir kararın insanın hayatını nasıl değiştirebildiğini yaşayarak gördüm, öğrendim ve biliyorum. Ama aynı zamanda şunu da biliyorum ki hukuk devletini savunmak, kendimize yapılan haksızlığa karşı çıkmak kadar, hukuk devletini savunmak, bize düşman olduğunu düşündüğümüz insanın da adil yargılanmasını savunabilmektir.

İktidara yakın olsun, uzak olsun, kime olursa olsun onlar hakkında soruşturma varsa soruşturulsun, belgeler incelensin, para hareketleri araştırılsın, mal varlığı araştırılsınç.. sonuçta suç varsa ortaya çıkarılsın, ama aynı şeyi bugün muhalifler için de yapın.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, kişilere göre değişmeyen bir hukuk düzenidir. Yeni adli yılın gerçek anlamı da bu; yargı bağımsız olacak, savcı delile göre hareket edecek, Hâkim korkmadan karar verecek, avukat savunmasını özgürce yapacak, gazeteci haber yaptığı için suçlu ilan edilmeyecek, tutuklama ceza yerine kullanılmayacak… AYM ve AİHM kararları uygulanacak ve devlet, kendi gücünü de hukukla sınırlayacak! Bunlar gerçekleşmeden Türkiye’de gerçek bir normalleşmeden söz etmek mümkün değil.

Evet, bugün adli yıl açıldı dedik, ama asıl mesele adli yılın açılmasından ziyade Türkiye’nin hukuk düzeninin yeniden açılıp açılmayacağı. İşte önümüzdeki dönemin asıl sınavı bu. Kurumsallamış bir tek adam rejiminde sisteminde, denklemlerin değişmediği yerde bu nasıl mümkün olacak? Bakıp göreceğiz.

 

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir