Sisifos’un Kayası ve Gerçek Ceza (Aklıma Gelenler-4)

0
191

Nusret Onur AKPEK

Erzurum Adliyesi’nde ilk yılımdı. Adliye, şehrin merkezi bir yerine, yakın bir dönemde inşa edilmişti. Her gün kendime ait arabamla gelirdim adliyeye. Binanın altında daracık da olsa hâkimler ve savcılara tahsis edilmiş park alanına gayet milimetrik bir şeklide aracımı park ederdim. Arabamdan iner, doğruca odama çıkar, elimdeki dosyaları karara bağlamaya gayret ederdim. Önceki dönemlerden devredenlerle birlikte bir hayli dosya vardı. Bu dosyalara ek olarak her gün ayrıca onlarca dosya gelirdi. Odamda pembe gömlekli dosyaların arasında veya altında vatandaş ile adaleti buluşturmaya çalışırdım.

Çalışma tempom konusunda, kendimi Yunan mitolojisinden Tanrılar tarafından bir kayayı bir dağın tepesine yuvarlayarak çıkarma cezası ile cezalandırılan Sisifos (Sisyphus)’a benzetirdim. Sisifos, binbir zahmetle koca bir kayayı dağın zirvesine kadar itermiş, tam kayayı zirveye oturttum derken, kaya tekrar aşağıya doğru yuvarlanırmış. Sonra tekrar sil baştan başlarmış Sisifos. Ben de odamda küçük küçük tepeler oluşturmuş dosyaları eritmeye çalışırdım. Tam elimdeki işleri bitirdim derken, her seferinde yeni dosyalar gelir ve tekrar uzun mesailere başlardım. Gözaltına alınana kadar kaya işçiliği kadar ağır böyle bir işte, kuyumcu hassasiyeti ile çalışıyordum.  

Ancak o gün bahsettiğim bu rutinin dışına çıkıyordum ya da çıkarılıyordum. Erzurum Adliyesi’ne o gün arabamla gelmediğim gibi odama da çıkmadım. O gün adliyeye bir savcı olarak da gelmiyordum. O gün adliyeye polis araçları ile polis nezaretinde garip bir suçlamanın garip bir şüphelisi olarak getirildim. Benim gibi gözaltında bulunan onlarca hâkim ve savcı ile birlikte gözaltından çıkarılarak, adliyenin alt katında bulunan konferans salonuna alındım. Saatlerce sürecek uzun bir bekleyiş başlamıştı. Hoş, bundan sonraki süreç hep böylesi bekleyişlerle geçti ve hala da öyle devam ediyor. Sadece bu bekleyişlerde beklentilerin adı değişiyor.

Konferans salonunda beklerken can sıkıntımızı gidermek ve bekleyişimize renk katmak için Başsavcılıktan bizlere tebliğ edilmek üzere sürpriz bazı kâğıtlar geldi. Bu kâğıtları getiren kâtip çok sürmeden merakımızı giderdi. Hepimiz görevlerimizden uzaklaştırılmıştık. Yazılarımızı tebellüğ ettik. Meslek hayatım boyunca değil uyarı, kınama gibi en küçük disiplin cezaları ile karşılaşmak, bir vatandaşın sitemi ile karşılaşma düşüncesi bile beni çok rahatsız ederdi. Ama şimdi o kadar kolay bir şekilde bu tebligat elime verildi ki, açıkçası kararın ağırlığını bile hissedemedim. Normal şartlar altında birisini bile kaldıramayacağım sıkıntılar, o dönem bir anda üzerime boca ediliyordu. Gözaltına alınmanın şokunu atlatamadan, şimdi de görevden uzaklaştırılmıştım ve daha her şey yeni başlıyordu.

İlerleyen saatlerde ifadelerimizin alınması için savcılık katına çıkarıldık. Vakit ilerlemiş, artık gece olmuştu. Barodan tayin edilen avukatlarımız gelmişti. Hukuki yardım almak yerine, açıkçası avukatımdan ailemin durumunu öğrenmek istiyordum. Avukatım sağ olsun, bu konuda ben ve ailem arasında aracılık etti. Ve verilebilecek en güzel haberi gece yarısı getirdi. Eşim tahliye olmuştu. Bu haber beni gerçekten çok rahatlattı. Dünyalar benim olmuştu. “Dünyalar benim olmuştu” sözünü belki ilk defa böylesine ağız dolusu söylüyordum. Bu haberden sonra süreç benim için daha katlanılabilir hale gelmişti. Eşim özgürlüğüne, çocuklarım da en azından annelerine kavuşmuştu.  

Şimdi sıra bendeydi. Benden önce ifadeye giren meslektaşlar içerde bir süre kaldıktan sonra ellerinde vermiş oldukları ifadelerin suretleri ile savcı odasından çıkıyorlardı. Henüz ifade vermeyen benim gibiler ise çıkmış sınav sorularını merak eden öğrenciler gibi yöneltilen ithamları öğrenme telaşındaydı.

Sorular tam bir hayal kırıklığıydı. Dağ fare doğurdu desem, dağa yine de bir büyüklük atfetmiş olurdum. Dağ pire doğurmuştu ya da dağ hiç doğurmamıştı. Açık kaynaklardan dahi cevapları temin edilebilecek basitlikte sorulardı, savcı tarafından yöneltilen sorular. Kişiye özel soru ya da olay üzerinden kişiselleştirilmiş sorular yoktu. Bir okula kayıt yaptırırken veya bankada hesap açtırırken bu sorularla karşılaşabilirdiniz. Ama bir darbe suçunun şüphelisi olarak bu sorularla karşılaşmazsınız. Eğer bu sorulara muhatap iseniz, ya bir kamera şakasının kurbanısınız ya da hukukun bizzat hukukçular tarafından kurban edildiği bir yerdesiniz demektir.

Sıra bana gelince başsavcı vekilinin odasına alındım. Başsavcı vekilinin öncelikle nazik olduğunu ve bir o kadar da mahcup olduğunu söyleyebilirim. Bahsettiğim yüzeysellikteki soruları sormak zorunda olduğunu söyleyerek ifadelerine başladı. Bu soruları ben sorsam, ben de mahcup olurdum. Hangi okullarda okudun? Hangi dershanelere gittin? Üniversitede nerede kaldın? Bankada paran var mı? “Bu sorular karşısında mesleğin haysiyeti ile oynandığını düşünerek sinirlendim ve masanın üzerindeki anayasa kitapçığını savcının yüzüne fırlattım” demeyi çok isterdim ama arada mesleki nezaket denen bir şey vardı. Nezaketimi korudum. Herhangi bir ekonomik krize de neden olmak istemiyordum.

Yalnız bir hususta yanıldığımı ifade etmeyelim. İş yoğunluğu nedeniyle kendimi Sisifos’a benzeterek hata etmiştim. Bu hatamı hiçbir hukuki ve adli değeri olmayan sipariş sorular soran ve bununla da yetinmeyip içi bir boş bir dosya ile beni ve onlarcamızı tutuklanmamız talebiyle hâkimliğe sevk eden savcılık makamından öğrenmiştim. Yargı mensubunun iş yoğunluğu can sıkıcı bir durum olmasına rağmen, bir ceza değildi. Asıl ceza, yargı mensubunun bağımsızlığından, özgür karar alma ve hukuki saiklerle kendiliğinden harekete geçme ve yargılamayı sürdürme yeteneklerinden mahrum edilmesiydi. Ankara’nın yüksek makamlarından yuvarlanan Sisifos’un kayası ile insanları ezmek, kayanın insanların üzerinden tekrar geçmesi için kayayı ittire ittire yeniden yukarıya çıkarmak ve yuvarlanan kayayla tekrar “adalet, adalet” diye haykıran insanları ezmek… Bir kısır döngü içinde sürekli buna alet olmak… İşte gerçek ceza buydu. Ne korkunç ceza! Hukukçunun üzerinden adalet cübbesini çıkararak, onu çıplaklığa mahkûm etme cezası…

İfademi vermiş, altını imzalamıştım. Savcıya iyi geceler dedikten sonra çıkmak için kapıya doğru yöneldim. Savcının odasından çıkarken beni suçlamak için hazırlanan soruların aklayıcılığı ile vicdanen rahattım. Hiçbir suçlama yoktu esasen. Bununla beraber ben Sisifos’un kayasını yukarı doğru taşıma ile cezalandırılmış yargı mensuplarını gördükçe üzgündüm. Ve son olarak artık ben ifade sonrası tutukluluk için hâkimliğe sevk edilmiş bir şüpheli değil, Sisifos’un kayası ile yaralı bir mağdurdum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here