SAVCI MUSTAFA MANGA NASIL İŞKENCECİ OLDU?

0
476

Ankara savcısı Mustafa Manga’nın 15 Temmuz sonrasında görev aldığı soruşturmalarda işkence yapılması talimatı verdiği ve işkencelere göz yumduğu belgeleriyle ortaya çıktı. Bir savcının bu insanlık suçuna ortak olmasını ve/ya bunun asıl faili olduğunu kabullenmek, bir hukukçu olarak benim açımdan kolay değil. Zira burası bu tuzun koktuğu ve devletin temellerinin sallandığı, yıkılmaya yüz tuttuğu son nokta.

Mustafa Manga’yı 2002 yılından beri tanıyorum. Kendisiyle aynı dönemde Ankara’da staja başladık. İhraç edildiğim 15 Temmuz 2016 tarihine kadar yaklaşık 14 yıl süreyle arkadaşlık ilişkimiz devam etti. Yetiştiği kültür ortamının ve etkileşim içerisinde bulunduğu kişi ve fikirlerin etkisinde kalarak kendisini “milliyetçi” olarak tanımlıyordu. Onunkisi “muhafazakar” soslu bir milliyetçilikti. Siyasal İslam’dan ve onun temsilcisi olan siyasi parti ve kişilerinden hazzetmeyen, buna karşın zaman zaman eleştirse de MHP’yi açıktan destekleyen birisiydi. Yine Gülen Hareketine olumlu işlerinden dolayı sempati duyan, ancak doğrudan aidiyeti bulunmadığı gibi açıkça kin ve nefret de duymayan bir kişilikti.

İşini iyi yapmaya çalışıyordu. Ancak mesleğini icra ederken iletişim içinde bulunduğu kişi ve kurumlarla ciddi anlamda iletişim sıkıntısı yaşıyordu. Şikayet edilmesi nedeniyle çeşitli kereler disiplin soruşturması geçirdi. Kısa süreliğine küçük bir ilçede başsavcılık yaptı, ancak geçimsiz kişiliği nedeniyle yoğun şikayetler alan HSYK kendisini daha fazla taşıyamadı ve bu unvanını geri aldı.

Konumunu kişisel menfaatleri için kullandığına dair doğrudan bir bilgim yok. Ancak devlet denilince onun için akan suların durduğunu ve hukukun kısmen veya tamamen rafa kaldırılabileceğini zihnen kabul ettiğini söylemem yanlış olmaz sanırım.

2014 sonrasında başlayan psikolojik “hipnoz” seansları sonrasında 15 Temmuz gecesi sihirli bir değnek Mustafa Manga’ya dokundu ve onu Anayasayı ve barındırdığı hakları rafa kaldıran “vatansever/milliyetçi bir işkenceci” ye çevirdi.

Mustafa Manga hep bir “kahraman”lık hayali kurdu. Eminim kendi iç dünyasında müthiş bir haz alıyordur ve etraftakilerin “övgü” dolu sözleriyle mest olup havalara uçuyordur. Neyi ve kimi korudukları belli olmayan “özel korumalarıyla” ve “tahsisli” arabasıyla çok farklı dünyalara yolculuk ettiğinden kuşkum yok. Onun yaşadığı “algı” dünyasıyla bizim bulunduğumuz evrenin farklı olduğunu düşünüyorum. Zira kutsadığı “devletin” hain ve terörist ilan ettiği kişi ve grupların Manga Dünyası’nda herhangi bir hak ve özgürlüğe sahip olması kolay değil.

Milliyetçi, muhafazakar veya sol görüşü savunan, yargıladığı kişilere yönelik özel bir kini ve nefreti bulunmayan ortalama bir hukukçu nasıl olup da aleni bir hukuksuzluğun karar vericisi, destekçisi veya en azından izleyicisi haline gelir?

Yani bir yargı mensubu nasıl “fanatikleşir” ve “canileşir”?

İnterdisipliner yaklaşımla ele alınması gereken bu sorunun cevabının tek bir “disiplin” tarafından verilmesi mümkün değildir. Sosyoloji, psikoloji, tarih veya siyaset gibi insanı, toplumu ve reflekslerini değerlendiren bilimlerin tümünden yararlanmak gerekir.

Siyasallaşmış ve farklılıklarını yitirmiş mevcut yargı sistemimizde hukuksuzluk adeta kurumsallaştı ve giderek yeknesak hale gelmeye başladı. Önceleri belirli yerlerde görevli yargı mensupları tarafından yine tespit edilmiş kişi ve kurumlar hedef alınarak yapılan hukuksuz soruşturma ve yargılamalar, “muhalif” tüm toplum kesimine yayıldı. Baştan itibaren gösterilen cılız tepkiler neredeyse yok oldu. Mağdurlar ve yakınları haricinde tepki gösteren kalmadı.

Fanatik bir hukukçu hangi toplumda yetişir?
Hangi tarihsel realiteler bu hukukçunun hamurunu yoğurur?
Ne tür siyasal gelişmeler zihinlere ekilmiş kin ve nefret tohumlarını yeşertir?

2002’den bu yana “siyasal islam” ideolojisini kendisine rehber edinmiş ve bunu hayata geçirmeyi açık ve gizli ajandası haline getirmiş bir iktidar tarafından yönetiliyor Türkiye. Devlet idaresinin görünür kısmında “muhafazakar” kimliğe sahip kişiler çoğunlukta. Ancak bürokrasinin çoğunluğunun siyasal islamcıların elinde bulunmadığı bir gerçek. Örneğin yargı sisteminde görev yapan hakim ve savcıların önemli bir kısmı kendilerini muhafazakar veya milliyetçi olarak tanımlayan ancak “siyasal İslam” ideolojisini benimsemeyen hukukçulardan oluşmakta. Ancak ekseri çoğunluk yapılan hukuksuzlukların ya doğrudan faili, ya destekçisi veya sessizce izleyeni. Eğer böyle olmasaydı, yani ekseri çoğunluk yapılan hukuksuzluklardan en azından “rahatsızlık” duysaydı, yargının bu seviyede siyasallaşması mümkün değildi.

Özelde hakim ve savcıların genelde ise hukukçuların çoğunluğu orta ve alt sınıf toplum kesiminden gelen kişilerden oluşuyor. Bunların ekserisi tarihsel süreç içerisinde hırpalanan; yoksulluk, yoksunluk ve yasaklarla terbiye edilen; devlet karşısında ezik ve korkak olarak büyütülmüş; kendini ve gemisini kurtaranın kutsandığı masal ve hikayelerle uyutulmuş bireylerdir .

Karakter ve kişilik eğitimi anlamında eksiklikleri bulunan, ahlaksızlığın sıradanlaştığı ve erdem olarak satıldığı bir çevrede yetişen, yetkilerini “hak ve özgürlükler” bağlamında önemli bir sıfat olarak görmeyen, hayatını kazanmak için “hakimcilik”, “savcıcılık” ve “avukatcılık” oynayan kişilerin doldurduğu bir yargı sistemimiz var.

Temel hak ve özgürlüklerin korunması bağlamında gerektiğinde “diyet” ödeme fedakarlığında bulunacak çok az hukukçumuz var. Bunu en iyi bilenler ise siyasi partiler içinde teşkilatlanmış ideolojik ve menfaat şebekeleridir. Hukukçularımızın “korkaklığını”, “ilkesizliğini”, güç, şehvet ve para düşkünlüğünü çok iyi kullanma becerisine sahip kişi ve gruplar elinde tüm yargı teşkilatımız tarihsel süreç içerisinde adeta kuklalaştırıldı.

Hukukumuzu koruması beklenen ve bunun için önemli yetkilerle donatılmış hukukçularımız, kritik öneme sahip zamanlarda ve davalarda maalesef görevlerini hakkıyla yapmaktan her daim imtina etmişler ve bazen de bu durumdan yararlanmanın yollarını aramışlardır.

Korku, beklenti ve hırslarını şuur altında bastıran, bunu eylem ve söylemler ile kararlarına yansıtmayan bir hukukçunun zulmün bir “aparatı” haline getirilmesi mümkündür ve yakın tarihimiz bunun önemli örnekleriyle doludur. Her darbe öncesinde ve sonrasında “kendilerine fırsat verilen” hukukçularımız vicdanlarına “geçici olarak kapalıyız, darbe sonrasında döneceğiz” tabelası asmışlar ve koşar adımlarla darbecilerin saflarına er olarak kendilerini kaydettirme zilletini gösterebilmişlerdir. İşin daha da garibi, sonraki süreçte bu kişiler tarafından yargı sistemimiz şekillendirilmiş ve bunlara önemli payeler verilmiştir.

Musatafa Manga ve onun gibi hukuksuz uygulamalara imza atmaktan çekinmeyen hukukçularımız bilhassa 2004 sonrasında özel bir “psikolojik” hazırlığa tabi tutuldular. Yargı, Yargıda Birlik Platformu (YBP) vasıtasıyla adeta parçalara bölündü. “Paralel Devlet Yapılanması” söylemiyle iktidar ve destekçilerince bir düşman oluşturuldu. HSYK tarafından yapılan atamalarla yargının çok değerli hakim ve savcıları “Paralelci” olarak yaftalandı ve bu hakim ve savcılar YBP tarafından açık hedef haline getirildi. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını eleştiren herkes “paralelci” ilan edildi. YBP, devletin tüm imkanlarıyla desteklendi ve meşru gösterildi. Muhalefet partileri CHP ve MHP açıktan YBP’ye destek verdiler.

“Paralelci” tabirinin iktidar ile açık/gizli destekçileri tarafından yoğun şekilde kullanılması ve zihinlere yerleştirilmesinin tesadüf olmadığını bu gün daha iyi anlıyoruz. Zira bu, ileride oluşturulması planlanan ve aşama aşama hayata geçirilen kurgu bir silahlı terör örgütünün ilk adımlarıydı. 15 Temmuz öncesinde zorlama hukuki yorumlarla bir kısım Başsavcılıklar tarafından “paralelci” ilan edilenlere yönelik terör örgütü soruşturmaları başlatıldı. Bazıları iddianameye dönüştürüldü. Ancak bu soruşturmalarda eksikliği hissedilen “silah” unsuru 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile tamamlanmaya çalışıldı. “Paralel Devlet Yapılanması” ifadesi bu tarihten sonra yerini “Fethullahçı Terör Örgütü” söylemine terketti.

Hakim ve savcılar vicdanları ile korkuları arasında bir seçim yapmaya zorlandılar. Bir tarafı seçtiklerinde hukuk ve ahlak sınırları içinde kalan bir tercihte bulunacaklardı, diğer tarafı yani iktidarın desteklediği YBP’yi seçtiklerinde ise korkularından emin olacaklardı. Zira en yetkili ağızlar açıktan YBP’yi desteklemeyen hakim ve savcıların “elemine” edileceğini, süreç içerisinde yaşamlarının zorlaştırılacağını söyleme cüretini gösteriyorlardı.

15 Temmuz 2016 gününe kadar düşmanlaştırma dili artan bir dozda kullanıldı ve yaygınlaştırıldı. Merkezden üretilen söylemler ve ithamlar “yerli ve milli” HSK tarafından atanan Başsavcı ve mahkeme başkanları tarafından tüm teşkilata işlendi. Paralelci olan hakim ve savcıların “hain” ve “ajan” oldukları sürekli dillendirildi. Hemen hemen hiçbir hakim savcı bunlara inanmadı, ancak ses çıkarmayarak kabul etmiş gibi gözüktü. Bu sessiz “yığın”, YBP temsilcileri ile yaptıkları özel muhabbetlerde “paralelci”leri hain ilan etmekten geri kalmadı.

15 Temmuz 2016 müthiş bir ayrıştırıcı oldu ve maskelerin indirilmesini zorunlu kıldı. Hakim ve savcıların önünde iki şık vardı: ya YBP’yi destekleyerek “vatansever” olduklarını göstereceklerdi, ya da eski adıyla “paralelci” yeni ifadesiyle “fetöcü” olmayı kabul etmek zorunda kalacaklardı. Kimsenin sessiz kalma hakkı ve tercihi yoktu. Sessiz kalanlar da gizli “paralelci veya fetöcü” olarak yaftalanacak ve bunlarla aynı muameleye tabi tutulmaktan kurtulamayacaklardı.

Mustafa Manga, 15 Temmuz öncesinde bir hukukçunun görünürde takınması gereken tavır ve söylemesi gereken ifadelerde bulundu. Suçu olanların hukuk içerisinde adil şekilde yargılanması gerektiğini savundu. Ancak 15 Temmuz sonrasında anlaşılan bu fikrini değiştirmiş ve “fetöcü’lerin” hukuk ayaklar altına alınarak “katledilmesini” zihninde meşrulaştırmış ve bunu eylem haline dönüştürmüş.

Benzerleri gibi Mustafa Manga da “milliyetçiliği”nin kurbanı oldu. Sadece milliyetçiler değil, muhafazakarlar ve solcular da kendi ideolojilerinin kurbanı oldular. Zira bunların öncelikleri hukuk ve ilkeleri değildi; kendi ideolojileri tehlikeye girdiğinde cübbelerini çıkartıp silahlarını kuşanarak duruşma salonlarını adeta bir savaş meydanına dönüştürüp “düşman hukukunu” kutsayan aparatlara dönüşebiliyorlardı. İktidar ve etrafındaki menfaat odakları solcuları “laiklik elden gidiyor” diyerek, milliyetçileri “vatan bölünüyor” yalanıyla, muhafazakarları ise “din dejenere ediliyor” illüzyonuyla kandırdılar ve hepsini “paralelcilere” karşı Yargıda Birlik Platformu “cephesinde” bir araya getirme maharetini gösterdiler.

İktidar ürettiği ve sürekli tekrarladığı büyük çoğunluğu yalana ve aldatmaya dayalı söylemlerle, dünyadan ve onun ürettiği ilkelerden kopuk, nevi şahsına mahsus “yerli ve milli” bir hukuk sistemi ve yargı mensupları inşa etmeyi başardı. Yeni yargının “şımarık” ve “güç sarhoşu” temsilcileri açıkça iktidarı kutsayan ve onun önündeki engellerin ne pahasına olursa olsun kaldırılmasını ifade eden sözler söylemeye başladı. Zira onlara göre dört tarafı düşmanlarla çevrili ve dış güçlerin her daim planlar yaptığı devletin bekası söz konusuydu; böyle kritik zamanlarda iktidarın değişmesini istemek veya onun aleyhine soruşturma başlatmak ihanetle eş anlamlıydı.

Yeni yargı sistemimiz ve temsilcileri nezdinde hak ve adalete layık gördükleri “makbul vatandaşları” ile bunun karşısında “düşman” olarak belledikleri ve hukuk yoluyla “itlafları” veya “safileştirilmeleri” gereken bir güruh vardır. Yani Anayasa fiili olarak ilga edilmiş ve onun yerine dayanaklarını “kırmızı kitap”tan alan düşman hukuku yürürlüğe konulmuştur. Bazı “milliyetçi ve solcu” yargı mensuplarına göre “fetöcü’lerin” tutuklanması onlara rağmen onların iyiliğine yapılan bir faaliyettir, zira dışarda suç işlemesinin önüne geçilmiştir. Yine “muhafazakar” yargı mensupları, cezaevine atılan, işkenceye tabi tutulan, hak ve özgürlükleri ellerinden alınan “cemaatcilerin” günahlarınn azaldığını ve cehennemde daha az kalacaklarını söyleyebilmektedirler.

Mustafa Manga ve benzeri işkenceci hakim ve savcıların nezdinde “düşman” görülen kişilerin bir “insan” olarak dahi değeri yoktur.

Yargı bir bütün olarak “yargısal linci ve soykıkırımı” kurumsallaştırmış ve “içtihat” haline getirmiştir. Bunun sözünü ve işaretlerini sürecin en başında tüm teşkilata duyurmuşlardır. Özellikle 2015 yılından itibaren yavaş yavaş bu yönde soruşturmalar ve yargılamalara başlanmıştır. 15 Temmuz sonrasında Anayasa Mahkemesi 2 üyesini, Yargıtay ve Danıştay yüzlerce üyesini, HSYK ise binlerce yargı mensubunu darağaçlarında sallandırarak adeta bu yöndeki kararlılıklarını geride kalan tüm hakim ve savcılara göstermişlerdir. Sonrasında AYM, Danıştay ve Yargıtay ardı ardına önceki içtihatlarını hiçe sayan ve Anayasa ile yasaları ayaklar altına alan ancak “düşman”ı yok etmeyi hedefleyen kararlara imza atabilmiş ve sonrasında bunu tekrar etmişlerdir. Bu tür içtihatları önünde bulan diğer hakim ve savcılar, önceden iç dünyalarında yaptıkları hukuki tartışmaları bir kenara bırakmış ve yapılan hukuksuzlukların bir parçası haline gelmişlerdir.

Devleti yöneden menfaat odakları bu yöntemi daha profesyonel ve sinsi şekilde on yıllarca kullandılar. Daha öncesinde tamamen kontrol altına aldıkları yüksek yargı organları ve HSYK eliyle yaptıkları kritik atamalarla yapıyorlardı bunu. Davalara müdahale ettiler, terör örgütleri oluşturdular, hangi delilin hangi örgüte üye olduğuna dair içtihatlar çıkarttılar. Kendi içtihatları doğrultusunda karar vermeyen hakim ve savcıları yola getirdiler. Adaylıktan itibaren “yüksek” Yargıtay ve Danıştay’ın içtihatlarına uyulmasının ne kadar önemli olduğundan, bunlara uyumlu çalışıldığı taktirde “liyakatli” olunduğu mesajını tüm yargı mensuplarına verdiler. İçtihatları tartışan ve eleştirenleri bir şekilde cezalandırdılar.

Bir toplum kesiminin veya grubun devlet eliyle soykırıma tabi tutulmasında ve yargı birimlerince desteklenmesinde kullanılan yöntemlerden en önemlisi muhatap alınan kitlenin “insan, birey, vatandaş” özelliklerini yok etmektir. Sahip oldukları hakların temeli olan vasıfları yok edilerek nesneleştirilen kişiler rahatlıkla ortadan kaldırılabilir Bu sağlandığında, devlet iktidarını kontrol edenler hiçbir suçluluk hissine kapılmadan tüm toplumu ve bürokrasiyi, düşmanlaştırılan kişilerin imhasında araç olarak kullanabilirler. Daha önceden Kürtler, Aleviler, solcular, milliyetçi ve muhafazakarlar ile Yahudi, Rum ve Ermeni gibi azınlıklar üzerinde başarılı şekilde denenen bu yöntem 2014 yılından sonra Cemaat için kullanıldı.

Savcı olarak çalıştığım 14 yıllık süre içerisinde gördüğüm şey, hakim ve savcıların düşünme ve analiz etme yeteneklerini terkettikleri ve her dosya için içtihat araştırmaktan başka bir becerilerinin olmadığıdır. Eğer bir “içtihat” varsa bu eleştirilmez. Aksine bir uygulama yapmak “hukuka” ihanet ve iş bilmemezliktir. Zira bozulacak bir karar vermek anlamsız ve boş yere çabalamaktır. Madem “Ankara’dakiler” böyle istiyor, bize düşen bunun gereğini yapmak ve söylenene uymaktır.

Makinalaşıp otomatlaşan ve tüm hislerini kaybeden hukukçulardan adalet sadır olmaz. O kendisine verilen komutları icra eden bir “aparattır” sadece.

Bu ruh haliyle onbinlerce Kürt insanı, solcu, muhafazakar, milliyetçi ve düşünen insan hakim ve savcılar eliyle “terörize” edildi ve cezalandırıldı. Hakim ve savcılar bu katliamı zevkle ve görev şuuruyla yaptılar. Aksini düşünmek onların zihin dünyalarının ötesinde bir duyguydu ve mesleğe ihanetti.

İşkence üreten bu sistem ile bireysel olarak mücadele etmek neredeyse imkansızdır.

Mustafa Manga, devleti yönetenlerce oluşturulan hiyerarşik ve sistematik bir işkence kurumunun sadece ufacık bir parçasıdır. Onun gibi binlerce hakim ve savcı ve hukukçu vardır. Bir yönüyle inanarak işledikleri hukuksuzlukların asıl mağduru bu hukukçulardır.

Evet bu söylediklerim sonrasında sizlere soruyorum: Suçlu Mustafa Manga mı? Yoksa bu sistemin inşasına göz yuman bundan nemalanan kişi ve kurumlar mıdır?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here