SANAT İÇİN SANAT, TOPLUM İÇİN ADALET!

0
222

Sanatın bizatihi sanat adına mı? yoksa toplum namına mı? yapılacağına dair sanatkârlar arasında yapılan tartışmalar, bu çerçevede ileri sürülen fikirler ve üretilen teoriler, “adalet” bağlamında da geçerli midir?

“Adalet, adalet için midir?” ya da “adalet, insan (toplum) için midir?”

İnsanlık tarihinin imbiğinden süzülüp gelen ve vicdanlara arz edilen “adalet” kavramı üzerinden hukuk âleminde böylesi bir ikilemin çıkarılması anlamsızdır. “Adalet için adalet” söyleminde olduğu gibi, insandan ve onun içinde yaşadığı toplumdan bağını koparan bir adalet tahayyül edilemez. Adalet, zihinde soyut olarak üretilip tecrübe edilen, haz alınan bir “ürün” değildir. O, sanatkârınca, odağında insanın olduğu bir olay/sorun bağlamında üretilen, ihtiyacı olan insanın ve onun içinde bulunduğu toplumun vicdanına dikilip varlık kazanan ve vücut bulan bir sanat eseridir. Bu minvalde, kanaatimizce, “adalet ancak ve sadece insan ve toplum için vardır” ifadesi daha doğrudur.

Adalet duygu ve kavramı ile insan arasında sıkı bir bağ vardır. Karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve birbirlerinden etkilenirler.

Adaletin de bir sanat eseri olduğunu söyledik. Her sanat eseri gibi o da önce sanatkârının zihninde tomurcuklanır, zekâsı ve ruhu ile gıdalanıp şekillenmeye başlar.

Teknik anlamda “adalet”in sanatkârı hukukçulardır. Hukuk sanatını icra edenlerin “adalet” şaheserleri ortaya koyabilmeleri için salt bilgi, yetenek ve hünere sahip olmalarının yanında; sebat, sabır, cesaret ve vicdan gibi başkaca değerlere de haiz olmaları gerekir.

Hukuk sanatkârlarının “adalet” eserleri kâğıt üzerinde ve teorik planda ne kadar önemli ve değerli olursa olsun, inşa edilip görünür hale getirilerek toplum önünde sergilenmedikleri sürece, hakiki anlamda ne sahibi ve ne de eserine bir önem ve değer atfedilemez.

Zihin koridorlarında saklı, kitap kapakları arasında mahpus ya da söylemde zincirli kalan adalet, gerçek adalet (eseri) değildir. Bunlar sanatkâra eserini inşasında malzeme sunan münbit kaynaklardır. Ancak eserin bizatihi kendisi değillerdir. Her düşünce, fikir, söylem ya da teori iyi bir adalet eserinin plan ve projesinin birer parçasıdır; ancak, eserin tümünün yerine geçemezler. Zaten hukuk sanatkârının sağlam ve orijinal bir adalet eseri ortaya koyabilmesi, öncesinde iyi bir rehbere ve güvenilir bir yol haritasına sahip olmasına bağlıdır.

Adalet sanatkârı, eserini inşa ederken türlü engellerle karşılaşacağının bilincinde olmalı, bunları göğüsleyip mücadele etmeyi ta en başından kabul etmelidir. Zira adaletin taliplisi ve müdafaacısı kadar ve hatta onlardan daha fazla sayıda düşmanı vardır. Düşmanlarının her biri elindeki tüm olanaklarını öncelikle eserin dış dünyada tezahürünü engellemek; buna muvaffak olamamışlarsa meydana gelen eseri imha ya da tahrip için seferber etmeye hazırdırlar.

Yine her insanın kendisine has özel bir “adalet” tasavvuru ve talebi vardır. Farklı adalet düşünceleri arasında ortak noktalar bulunmakla beraber, her birininki yekdiğerinden önemli farklılıklar içeriyor olabilir.  Lafzi anlamda herkes “adalet” eserinin ideal tasvirini yapar ve sanatkârından bunu talep eder. Aynı insanlar “kişisel zevkleri (menfaatleri)” ile örtüşmeyen ancak ideal niteliklere haiz bir “adalet abidesinin” kendi hanelerinin önüne dikilmesine gönülden rıza göstermezler. Bu kişiler eserin oluşum aşamasına müdahale ederek inşasını engelleme adına türlü hilelere başvurmaktan, karmaşık ilişki ve ortaklıklar kurmaktan geri durmazlar. Tüm çabalara rağmen meydana gelen bir adalet eseri varsa bunu da değersizleştirme girişimlerinde bulunurlar.

İnsan, idealize ettiği ve zahiren talep eder gözüktüğü adalet eserini, bünyesinde var olan hırslarının ve çeşitli kötü duygularının etkisinde kalarak kabullenmekte zorluk çekebilir. Bu zaviyeden her insan potansiyel olarak “adalet”in düşmanıdır.

Kendi zafiyetleri dahil tüm kişi ve gruplarla mücadele etmeyi baştan samimi şekilde kabul etmeyen, bu savaşta her tür fedakârlıkta bulunmayı göze alamayan bir hukuk adamı, hakiki adalet sanatkârı olamaz. Aksi söylemde bulunanlar riyakârdır, sahtekârdır. Böylelerinin ortaya koyduğu adalet ürünleri defoludur, orijinal değildir; bir ruha ve mesaja sahip olmadığından zamanın ötesine uzanıp bir etki göstermekten uzaktırlar; herhangi bir hastalığa deva olamazlar.

Sahte adalet eserlerinin hakiki manada bir değeri olmamakla beraber geniş bir müşteri kitlesi vardır. Az bir emekle sahibine çok büyük bir getiri sağlayabildiğinden sahte adalet eserleri akılları çelici, duyguları cezbedici ve ruhları zehirleyicidir.

İmalatındaki basitlik ve kolaylık, zekâ ve hüner gerektirmeyip tecrübeye ihtiyaç duymamasına karşın vadettiği yüksek kâr oranı nedeniyle sahte adalet, hukuk sertifikasına (diplomasına) sahip olan herkesi kendine çeker. Diplomasını eline alan her hukuk mezunu hemen “hak pazarı”na koşup kendine bir “tezgâh” kurmakta, büyük vaatlerde bulunarak kendi imalatı olan “adalet” ürünlerini pazarlamaya başlamaktadır.

Hakikisiyle sahtesinin kısa vadede fark edilemediği, ancak uzun vadede aralarındaki farklılıkların anlaşılabileceği her bir “adalet” eseri, tezgâh sahibinin müşteri portföyü, kişisel pazarlama yeteneği ve kullandığı reklam yöntemlerine bağlı olarak fiyatlandırılıp satılır. Serbest rekabetin ilkesiz ve ahlaksız vahşi kurallarının geçerli olduğu böyle bir piyasada “adalet” müşterisini seçemez; alıcılar ihtiyaçlarına göre adaleti seçerler. Talebe uygun “adalet” eseri imal edilmeye başlanılan bu vartada, hakiki (idealize edilen) adalete ulaşmak, onu kopyalarından ayırt etmek çok zor ve hatta uzmanı olmayanlar açısından imkânsızdır.

Normal şartlarda, “hukuk fakültesi”nce formülize ve şematize edilip, adliye binalarında kurulu imalathanelerde ehil ellerce imal edilmesi ve hizmete sunulması gereken “adalet eseri”; keşmekeşin, kuralsızlığın ve ilkesizliğin hüküm sürdüğü devlet ve toplumlarda, planlaması başka mahallerde yapılıp, merdiven altı tezgâhlarda kaçak yollarla üretilip adliye binalarına sokulmakta, üzerlerine hakikilerine ait etiketler yapıştırılıp paketlenerek “hukukçular” eliyle pazarlanabilmektedir. Aynı ambalaja ve etikete sahip olmaları, aynı mekânda sergilenip hizmete sunulmaları, gerçek adaletin sahtesinden ayrımını zorlaştırmaktadır.

Pazarın cazibesi, kârlılık oranının yüksekliği ve müşteri talep ve çeşitliliği, şeklen olsa dahi hukuk diplomasına sahip olmayan, ancak hukuk sanatı icra ederek menfaat temin eden “hukuk dolandırıcıları”ndan müteşekkil yeni bir güruhun oluşumuna da zemin hazırlamıştır.

Hakiki bir “adalet eseri”, saf ve temiz bir zihin ile hassas bir vicdan terazine sahip liyakatli bir sanatkârın maharetli ellerinde, merhamet, şefkat ve hakikat gözlüğü takılı dikkatli bir gözün refakatinde ilmek ilmek dokunan, en ince ayrıntısına kadar işlenen, ihtiyaç duyan birey ve olaya özgü kılınarak nihai şekli verilen bir üründür.

Ancak liyakatli ve becerikli hukuk sanatkârlarının imal edebileceği “adalet” ile “zulüm” eserleri arasında çok ince bir çizgi vardır. Adalet eserinin imalatındaki her bir noksanlık ya da fazlalık nihayetinde zulme sebebiyet verir. Zulüm, adaletin zıddıdır. Adaletsiz olan her şey zulümdür. Birbirlerinin ezeli düşmanı olan bu ikili, insanlığın var olduğu andan itibaren kıyamete kadar sürecek amansız bir rekabete tutuşmuşlardır. Adaletin imalathanesinde veya sunumunun yapıldığı mahallerde zulme yer yoktur. Küçük bir zulüm, devasa bir adalet abidesini yıkabilir. Bu açıdan hakiki olmayan, adalet görünümlü her eser zulümdür. Dışarıda imal edilen ve adliyede tedavüle konulan her eser zulüm eseridir. Zulüm ürünlerinin en tehlikelisi ve zararlı olanları ise hukukçular eliyle “adalet” görünümlü olarak üretilip pazarlananlardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here