Mahpus Berber Ferhat Ve Zalim Yargı

1
566

Bu yazı Sivas E-Tipi CİK’ da Ağustos 2016’da
tutsak bulunduğum sırada kaleme alınmıştır.

Bir Yaratıcı’ya iman onun zalim olmayıp hakiki adil olduğuna inanmayı gerektirir. Kader zulmetmez, adalet eder. Olayların önündeki perdeleri aralayıp, gerisindeki hikmeti görebilenler kahredip bağırıp çağırmaz, ahu vah etmezler; sabredip şükrederler.

Genelde memleketin ve özelde ise benim başıma gelen kimi üzücü bela ve musibetlerde bir hikmet var mı diye düşünürken, cezaevinde berberlik yapan hükümlülerden Ferhat saç tıraşı yapmak üzere koğuşumuza geldi. Koğuştaki tutukluların tümü, 15 Temmuz sabahına kadar makbul ve meşru kabul edilen ancak 16 Temmuz sabahı “hain” ve “terörist” ilan edilen hâkim ve savcılardı.

Ferhat işini yaparken bizler de kendisiyle muhabbet etme fırsatı bulduk. Konuşma sırasında bize hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından bahsetti ve beraberinde getirdiği mahkeme ilamları ile duruşma tutanaklarını gösterdi. Cezaevinde bulunan diğer tüm mahpuslar gibi Ferhat’ta mesleğimizi biliyordu. Bir umudun peşindeydi. Cezasını yattığı suçları işlemediğini, yargı eliyle bir zulme uğradığını düşünüyordu. Bizler, içinde bulunduğu karanlıktan kurtulması için bir umuttuk.

Uzattığı belgeleri arkadaşlarımdan bazıları gibi ben de okudum; okudukça üzüldüm, ezildim, kahroldum.

Gerçeğin ne olduğunu bilmem mümkün değil. Bunu tam hakkıyla ancak Allah bilir. Her hâkimin en temel vazifesi, yargılama yaptığı davada, dosyadaki somut veriler ışığında vicdani kanaatini de kullanarak “maddi gerçeği” bulmaya gayret etmektir. Bunun için elinde olan tek şey kanıtlardır. Kanıt bulunmadığı takdirde hâkimce yapılması gereken, faili beraat ettirmek, dünya kanunları önünde aklamaktır. Hâkimin, suç ve suçlulukla mücadele etme gibi bir görevi yoktur. Ancak verdiği kararlar dolaylı yönden bu amaca hizmet edebilir. Bu minvalde bir hâkim vicdanen failin suçlu olduğuna inansa dahi, deliller vasıtasıyla bunu ortaya koyamıyor ise, mahkûmiyet kararı veremez. Hâkime tanınan “vicdani kanaat”, var olan maddi delillerin yorumlanıp bunlardan sonuç çıkarmada kullanabileceği bir vasıtadır. İspatlanamayan bir maddi vaka ile ilgili, vicdani kanaat kullanılarak mahkûmiyet kararı verilemez.

Ferhat İstanbul hâkimleri tarafından yargılanıp cezalandırılmış. Elindeki kararlar bunu söylüyor. Ayrıca aynı kararlar İstanbul hâkimlerinin, ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden haberleri olmadığını da haykırıyor. Bize verdiği 5 ayrı mahkûmiyet kararının hiçbirinde Ferhat üzerine atılı suçlamaları kabul etmemiş. Mağdurlar polisteki ifadelerinde gıyabında resim üzerinden Ferhat’ı teşhis ettiklerini belirtmişler. Ancak hiçbiri duruşma sırasında yüzleştirildikleri Ferhat’ı teşhis edememiş. Mahkûmiyet kararı veren hâkimlerin ısrarlı sorularına ve üstü kapalı tehditlerine rağmen mağdurlar Ferhat’ı tanımadıklarını, fotoğraf üzerinden yapılan teşhiste de tam bir kanaat belirtmediklerini belirtmişler. Karara yansıdığı kadarıyla dosyada Ferhat aleyhine başkaca delil yok. Nasıl, nerede ve ne şekilde yapıldığı belli olmayan, emniyet görevlileri tarafından fotoğraf üzerinden mağdura yaptırılan teşhis bahane edilerek ve gerekçede sadece bu kullanılarak Ferhat, gasptan dolayı suçlu bulunmuş ve her bir kararda ayrı ayrı 10 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş. Yani toplamda 50 yıl.

Aman Allah’ım ne büyük bir cinayet bu!

Ferhat suç tarihlerinde 16 yaşından küçük bir çocuk olmasına rağmen yargılama sırasında ve sonrasında büyümüş. Bundan dolayı büyüklerle aynı cezaevine konulmuş.

Güçlüler karşısında sesini çıkartamayan, makam ve para için şekilden şekle giren, tüm otoritesini iktidara teslim eden bir yargı sistemi, tüm cesametiyle küçük bir çocuğun üzerine abanarak kendini var etmeye çalışmış.

Ortada yargılama yok; organize şekilde işletilen bir zulüm çarkı var. Emniyet, savcılık, mahkeme ve temyiz makamlarından oluşan bu “organize yargı zulüm çetesi”nin benzer usul ve yöntemlerle başkaca masumları mahkûm ettiğini düşününce hafakanlar geçiriyorum.

Ben ve benim gibi binlercesi de bu çetenin mağduru.

Bir masumun öldürülmesinin, bütün insanlığın öldürülmesi kadar kötü olduğunu öğütleyen bir kültürün evlatları bu tür bir zulme nasıl sebebiyet verebilir? Böyle çalışan bir yargı, nasıl hakkaniyetli bir hukuk sistemi inşa edebilir? Hangi devlet bu tür bir yargı sistemini muhafaza edip, kendi kaderini onun ellerine teslim ederek varlığını uzun süre devam ettirebilir? Mazlumların ahu figanı yeri ve arşı titretmez mi?

Ben de bu “zalim” yargı sisteminin bir ferdiydim. Sadece ben değil, ihraç edilen yaklaşık 4.500 hâkim-savcı da bu sistem içindeydi ve güya “adalet” dağıtmaya çalışıyorduk. Bizler yargı sisteminin mahzurlu yanlarını biliyor ve elimizden geldiğince hakkaniyetli olmaya gayret ediyorduk. Ancak “sistem“le mücadele etmek, kişilerin bireysel kapasitelerinin üzerinde bir zorluğa sahipti; çoğumuz idrakindeydik bunun. Bizimkisi sahile vurmuş, ölümü bekleyen binlerce denizyıldızından bir kaçını alıp suyla buluşturmanın verdiği “sahte” bir mutluluk ve tatmin hissinden başka bir şey değildi. Niyetimizin güzelliği, zalimlerle birlikte uyum içerisinde çalışıyor görüntümüzü ve gerçeğini ortadan kaldıramıyordu.

“Organize yargı zulüm çetesi”nin oluşumunun bir çok sebebi var. Yargı mensuplarının liyakatsizliği, iyi planlanmamış devlet ve yargı teşkilatlanması, “ilahi emir” kabul edilen ve tabu haline gelmiş “içtihatlar” yığını, her saf vicdanı ve beyni zehirleyebilecek mahiyete sahip çürümüş, dogmatik “kurumsal yargı kültürü” bunlar arasında gösterilebilir. Bu vaziyetin kısa zamanda tadili, “olması gereken makama nakli” mümkün değildir.

Eda, seda ve karar zarflarında adaletten başka bir mektubu/mesajı vicdanlara yollayan her hâkim ve savcı zulüm zincirinin bir halkası ve zulüm çetesinin bir ferdi halini alır.

Sıkıldığında ruhundan damla damla kin, nefret, haset ve düşmanlık akan; vicdanında tek bir merhamet, şefkat ve adalet sızıntısı olmayan kişiliklerden müteşekkil bir yargı mekanizması zulüm üreten ya da ona meşruiyet kazandırıp zemin hazırlayan devasa bir organizasyondur.

Hayata ve insana düşman bir hukukçu ve hukuk uygulaması zalimdir, adil olamaz. Zulmeder, hak dağıtamaz. Böylesi bir yargı, topluma musallat olmuş ölümcül bir virüstür adeta; devleti çürütür, toplumu zehirler. Bunların bulunduğu mahalleri adalet, yerini zulme bırakarak terk eder.

Zulüm, aydınlığı yutmaya hazır karadelik; gurur ve kibir onu muhafaza edip büyüten zırh. Hâkimin ve adaletin en büyük düşmanı bu zırhı. Zalimin, simyacı misali aradığı iksir mağrur, yapayalnız, fildişi kulesinde yaşayan hâkim. Onu elde ettiğinde tüm aydınlıkları karanlığa dönüştüreceğinin farkında.

Resmigeçit yapan bir askeri birliğin düzgün ve intizamlı yürüyüş yapabilmesi, her bir erinin kendini en sağda yer alan askere göre konumlandırmasına bağlıdır. Aksi takdirde kısa bir süre sonra birliğe kargaşa hâkim olur. Bu nedenle sağdaki askerin konumu ve kalitesi hayati öneme sahiptir. Devlet nizamında yer alan kişi, kurum ve kuruluşların kurallara uygun tarzda nizamlı ve intizamlı şekilde hareket edebilmesi, en sağda yürüyen yargının kalitesine bağlıdır. Bu manada yargı, belirleyici bir konuma sahiptir. Yargı sisteminde meydana gelen aksaklıklar, kalitesindeki noksanlıklar temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu olması beklenen devleti, zalime dönüştürür; onu, zulmün aracısı, koruyucusu ve taşıyıcısı haline gelir.

Kanaatimce Türkiye’nin en temel sorunu ne ekonomi, ne mevzuat ve ne de belirli kişi ve kurumların dönemsel hatalarıdır; esaslı meselemiz uluslarüstü hukuk normlarını özümsemiş, insan hak ve özgürlüklerini kutsayan, devlet-birey ilişkilerinde kendini özgürlüklerden yana konumlandırmış, liyakatli, çalışkan, ahlaklı ve vicdanlı yargı mensuplarından müteşekkil bir yargı mekanizmamızın olmamasıdır.

Kendinin ve başkalarının uğradığı haksızlıklara karşı mücadele etme hürriyeti önündeki her engel, hangi ad ve şekil altında olursa olsun zalimliktir. Aksi kabul ve uygulama hakka değil zulme hürriyet bahşedecektir. Böylesi bir hakkı kullanan bireyler kamu gücü kullanan kişilerce çoğu kez engellenmekte, engellenmekle kalmayıp karşı kuvvet kullanılmaktadır. Devlet gücü kullanılarak yapılan bu tür muamelelere ses çıkarmaması, hatta söz konusu bireye uygulanacak yaptırımlara aracılık etmesi yargının zulmüdür.

Zulüm yargının her hücresine sirayet etmiş vaziyette; hâkimi, savcısı, yasaları, içtihatları, binaları ve diğer tüm unsurları ya tek başlarına veya bir kaçı birleşerek zulüm üretiyorlar. Her tarafı zulmün değişik boyut ve görünümleriyle bezeli bir yargı sisteminden adalet beklenir mi? Hâkim-savcısı liyakatsiz, kararları gerekçesiz ve hatalı, yasaları dar ve yanlı, binaları devasa ancak ruhsuz, çalışanları hoyrat ve saygısız bir yargı sisteminden hakikat sadır olmaz.

Yargı işleyişinde, yasanın emirleri ile hukukun ilke ve usullerinin kutsallığı reddedilip başka kişi ve gurupların değerlerinin ikame edilmesi; böylesi bir uygulamaya söz veya davranışla karşı konulmaması toplum ve devlet için büyük bir tehlikedir. Sorumluluk makamında olan kişi ve kurumların gerek çıkarlarının zedeleneceğinden korkmaları, gerek bedenî ve zihnî konforlarından vazgeçmemeleri ve gerekse korkulup tehdit edilerek hareketsiz bırakılmaları adaletsizliğin, zulmün ve haksızlığın toplumun geneline sirayet etmesine yol açar. Böyle bir sonuçtan, zulme doğrudan sebep olan hâkim-savcılar kadar, onlarla aynı düşünceyi paylaşmayan, ancak sessiz kalarak engel olmayan diğer hukuk adamlarından başlayıp sokaktaki insana kadar herkes derece derece kendi hissesi oranında sorumludur.

Zalim yargı bir girdabın içinde dönüp duruyor. Zalim olduğunun farkında değil. Kendini ilahlaştırıp eylemlerini kutsadığından, işleyişinde bir günah ve yapısında bir hata görmüyor. Zalim olduğunu tespit edip yüzüne vuracak dünyevi bir makam ve kişi yok onun nezdinde. Yeryüzünde zalimleri cezalandırma tekelini ve yetkisini kendinde gören bu yapının, kendisinin bizatihi zulmün üretim merkezi haline geldiğini ikrarı kolay değil. Böyle bir kabul beraberinde iç muhasebe ve sorgulamayı; sorgulama sorunları tespit ve onların faillerinden hesap sormayı icap ettirir. Bu, “yargının ilahları“nın ikamet edip varlıklarına dayanak aldıkları “Olimpos dağı”ndan indirilip, yüce vasıflarından arındırılarak sıradan bir insan seviyesine düşürülmeleri anlamına gelir ki, onlar tarafından bu kabul edilemez. Aksine düşünen, çalışma yapan, eyleme geçen sistem içindeki vicdan ehli ve mesuliyet duygusuna sahip kimi yargı çalışanları, çoğunluğu oluşturan diğerlerince hemen tespit edilip, aşama aşama “aforoz” işlemine tabi tutularak nihayetinde zindana veya mezara giden bir yaptırıma maruz bırakılırlar. Vermiş olduğu cezaları da yine sahip oldukları “hukuk” silahıyla icra ederler.

Hâkimin, zulmü aydınlığa çevirecek elindeki en etkili silahı kararlarıdır. Adalet bezeli kararlarıyla kazanamayacağı savaşı yoktur onun. Hâkim sabrederek, cesaretle, kirlenmeden, husumetler yaratmadan yolunda ilerlemelidir. Halka, adaletin lezzetini tattırmalı, güzelliklerini sergilemeli, onlarla inşa edilecek bir toplumun sahip olabileceği erdemleri kararlarında teşhir etmelidir. Zulümle elde edilecek her aşama, başka bir zulümle ortadan kaldırılabilir. Adaletle elde edilen her kazanım tarihe, yani insanlığa mal olur, ebedileşir.

Dışarıdan fethedilmesi adeta imkânsız bir kaleyi andıran zalim yargının, bünyesindeki zehirli mikroplardan arınması, zorunlu olarak harici bir müdahaleyi gerekli kılıyor. Hukuku, “hukukçu” zalimlerden kurtarmada, hukukî uygulamaların yetersiz kaldığı veya hukukun işletilemediği hallerde, tabiata hâkim olan determinist kuvvetler harekete geçerek, hukukun asıl sahibi ve kaynağı olan toplumu doğrudan göreve çağırır. Toplum, çeşitli üniteleriyle soruna el atıp, kendi soruşturma ve yargılamasını yaparak, onarıcı cezalandırmasını ve bunun infazını yapamayan zalim yargıyı mahkûm eder. Toplumsal sağduyu ve bilinç sorumluları tespit ederek ayıklar ve sistemi yeniden işler hale getirir.  

Kader, adaleti bazen zalimin eliyle tesis eder. Zalim yargı sisteminin asıl kullanıcı ve yararlanıcıları, bünyesinde görevli tüm hâkim ve savcılar hakkında liste hazırlayıp ikiye ayırmış onları: namuslular ve namussuzlar diye. Daha darbe teşebbüsü bastırılmamış halen devam ediyorken 16 Temmuz 2016 sabahı, “namuslular” listesinde yer alanlar gözaltına alınıp cezaevlerine gönderilmeye başlandı. Ben de içlerindeydim. Zira “zalim yargı sisteminin”, kurucusu olmasak da, farkında olmadan devamını sağlayanlardan bazıları da bizlerdik.

Bir mucize olmadığı takdirde yargı sistemi seri cinayetlerine devam edecekti ve bizler de bundan sorumlu olacaktık. Kader bu duruma razı olmadı ve irademiz rağmına, bizim adımıza bu sürece dur dedi.

Mesleklerimizden ihraç edilip cezaevine neden mi atıldık? Cevabı bence basit: hukukun önemini idrak edip iliklerimize kadar hissedebilmemiz; musibetlerle pişip gerçek bir hukukçu kıvamına ulaşabilmek için. Ferhat’lar mağdur olmasın, çocuk yaşlarda hayatları karartılmasın diye.

Kim bilir belki, zalim yargı sistemi kişi ve kurumlarıyla tamamen yıkılacak; kader, özlenen hukuk sisteminin inşasında bizlere tarihi bir mesuliyet bahşedecek. 

1 YORUM

  1. Hakim bey gerçekten çok güzel bir yazı olmuş kaleminize sağlık. Lütfen hız kesmeden devam edin. Bizlerden bir şey olmaz gelecek sizin inşallah. Özellikle son cümleleriniz çok isabetli olmuş. Herkesin söylemek istediği ama cesaret edemediği konular. Tekrar herkese tercüman olduğunuz için çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here