Kurumsal ve Kavramsal İşkence

0
116

Hasan DURSUN

Amaç ile vasıta (araç) arasındaki ilişkinin hikâyesi, bir yönüyle insanoğlunun tarihidir. Tarihi süreç içerisinde insanlık, bu iki nokta arasında sayısız med-cezir (gel-git) yaşamıştır ve halen de yaşamaya devam etmektedir.

Vasıta mı amaca uygun olmalıdır, yoksa amaç mı vasıtaya? Amaca ulaşmada tüm vasıtalar meşru görülüp uygun kabul edilebilir mi? Meşru bir amaca erişmek için kullanılan gayr-i ahlaki ya da hukuki vasıtalar, doğru noktaya götürdüğünde aklanırlar mı?

Bu ve benzeri sorular sergüzeşt-i dünyada sürekli gündeme gelip tartışılmış, arkasına iktidarın güç ve desteğini alan kimi cevaplar uygulama şansı bularak diğerlerine üstün tutulmuş; yapılan uygulama ve kabuller neticesinde katliamlar yapılmış; sayısız sosyal mühendislik projeleri hayat bulmuş; sistemler veya devletler kurulmuş ya da yıkılmış; insanların, milletlerin ve değerlerlerin kaderlerine müdahale edilebilmiştir.

Bugünden geriye doğru bakılarak geçmişin genel bir muhasebesi yapıldığında, vasıtaların amaca özgülenmesi sonrasında izlenilen faydacı (ya da fırsatçı) yol ve yöntemler, takipçilerini (yolcularını) hedefledikleri amacın çok ötesinde, istenmeyen diyarlara sürüklemiş veya savurmuştur. Vasıta ile amaç arasındaki denkleme eklenen herhangi bir “zafiyet”, “kötü niyet” veya “bencilce bir yaklaşım”, kaçınılmaz ve zorunlu olarak amacın aleyhine rol oynamış ve sahiplerini şaşırtmıştır.

Tarihi vakalardan ve insanlık tecrübesinden süzülerek vücut bulan ve tüm medeni insanlarca kabul edilen bu saf “hakikat”, son zamanlarda güzel ülkemde kimi güç sahiplerince (odaklarınca) yeniden teste tabi tutulmaktadır. Sonucu en başından belli olan bir denemeden, beklenenin aksine, istenen, hedeflenen veya özlenen farklı bir neticenin çıkmasını ummak “akla” hakaret ve insanlık ortak mirasına haksızlıktır. Böyle bir teşebbüs, en masum tabirle, tam bir “safdilliktir”.

İç-dış politika ve güvenlik ile ekonomi alanında kabul edilip hayata geçirilen yaklaşımlar ile bunlardan beklenen (amaçlanan) faydalara ulaşmak için kullanılan araçların uygunsuzluğuna/hukuksuzluğuna (önemli olmakla birlikte) bu yazıda yer verilmeyecektir. Burada, son zamanlarda adalet sisteminde sayısız örneklerine tanıklık ettiğimiz, hukuka, akla ve ahlaka aykırı kimi araç ya da amaçların yargı kullanılarak perdelenmeye, aklanmaya ve meşrulaştırılmaya çalışılmasındaki yanlışlıklarına ve muhtemel zararlı sonuçlarına değinilecektir.

Adalet sisteminin yegâne amacı, yaşanan bir uyuşmazlıkta haklıyı ve haksızı ayırt edip ortaya koymak; işlenen bir suçta suçluyu ve suçsuzu tespit etmek ve böylece “adaleti” tesis edip, hukuku ve onun üzerine bina edilen kurum ve değerleri güçlendirmektir. Bu amaç dışında yargı sisteminin hedefleyeceği her gaye gayrimeşru olacaktır. Hukuk mekanizmasında istihdam edilen kurallar, usul ve ilkeler ile kişiler kendilerine farklı hedefler tayin edemezler.

Yargı, amaçlarına erişmede, sınırları daha önceden kanunla belirlenmiş olan vasıtaları kullanmak zorundadır. Tayin edilenlerden başka vasıtaların hukuk sisteminde kullanılması kabul edilemeyeceği gibi; bunların da tanımlı hudutları dışında kullanılmaları düşünülemez. Her iki halde de vasıtalar, ulaşılan amacın hakikatine/geçerliliğine/meşruluğuna gölge düşürür. Şüphe barındıran bir “doğrunun”, saf hakikat olarak kabul edilip ona tabi olunması olanaklı değildir.

Kendisinden şüphe duyulan bir yargı kararı, yegâne varlık nedeni olan “sorunları çözme” ve “kamu düzenini tesis etme” rolünün tersine, halli zor, hayati önemde sonuçlara sahip yeni anlaşmazlıklara sebebiyet verir. Zira tayin ve tespit edilen “hukuki çerçevesinin” dışına taşan ya da bu çemberin dışından ithal edilerek kullanılan vasıtaların kirli ya da mikrop kapmış olmaları, zehirli bulunmaları ihtimal dâhilindedir. Böyle bir vasıtanın hasta bir bünyeyi iyileştirmeyip daha da kötüleştireceği, yarayı kangren haline getireceği mukadderdir.

Yargıçlarca kullanılacak ispat vasıtaları, bunların nasıl ve nereden temin edilecekleri ile neleri kanıtlayıp neleri yanlışlayacakları önceden belirlenmiştir. Bu belirleme, medeni ülke ve insanlarınca kabul edilen “hukukun genel prensipleri” ile ulusal mevzuat kurallarıyla yapılmıştır. İdeolojik veya politik bakış açısı, konjonktürel şartlar ve dini inançlar ile şahsi emellerin tesiriyle hukuki kurum, kavram ve ispat vasıtaları üzerinde kapsam, odak ve hedef ayarlaması yapılması, yargıçların, beklenen amaçtan sapıp hedeflerinin uzağına savrulmalarına, kötü niyetli kişi veya gruplarca kullanılmalarına sebep olacaktır.

Yaşanan tecrübe ve tarihi gerçekliklere rağmen Türkiye’de bir kısım yargı mensupları ve kurumları ile hukukçular, korumakla yükümlü bulundukları “hukuki kavram ve vasıtalara” işkence ve eziyet yapmaktadırlar. Bu eylemleriyle bazıları art niyetleri olmaksızın safiyane, kimi gayelerine erişmek adına; ancak çoğu kötü niyetli olarak ve hedefledikleri hukuk-ahlak-akıl dışı amaçlarına ulaşmak için hukuki kavramlara ve vasıtalara taşımayacakları yükler yüklemekte, barındırmadıkları anlamları söyletmekte ya da haykırdıkları doğruları ilan etmelerinin önüne geçmektedirler.

“İşkence” suçu TCK’nın 94. maddesinde tanımlanmıştır.

Söz konusu maddede “bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışların” işkenceye sebebiyet vereceği belirtilmiştir.

Maddede belirtilen davranışları gerçekleştiren kişinin bir “kamu görevlisi” olması da, kanuni anlam/tanım/kapsamdaki “işkencenin” oluşumu için gereklidir. Aksi takdirde aynı davranışlar işkenceye değil, eziyet suçuna (TCK m.96) sebebiyet verecektir.

Kanun, işkence ve eziyetin sadece “insana” yapılabileceğini kabul ederek açıkça bunu cezalandırmış, bunun dışında başkaca canlılara karşı gerçekleştirilen eylemleri işkence veya eziyet suçu kapsamı dışında bırakmıştır. Bu haliyle fiziksel âlemde herhangi bir vücudu ve canlılığı bulunmayan hukuki kavram ve kurumlara, teknik anlamda işkence yapılması olanaklı değildir. Bununla birlikte teorik olarak ve entelektüel seviyede hukuki kavram ve kurumlara işkence yapılamayacağı ve yapılan benzeri davranışların yaptırıma tabi tutulamayacağını söylemek “hukuken” doğru değildir. Zira hukuki kavram ve kurumlara da “işkence” yapılması olanaklıdır. Hukuki kurum ve kavramlara yapılan işkencenin yaptırımı ise, bunlar vasıtasıyla elde edilen tüm sonuçların “hukuka aykırı, “hukuksuz”, “kabul edilemez” ya da “yok hükmünde” kabul edilmeleridir.

Bu bakış açısı ve kabul doğrultusunda, hukuki kavram ve kurumlar da bir tür canlı organizma olarak kabul edilmelidir. Ancak bunlar varlıklarını bizim görünür dünyamızın ötesinde farklı bir düzlemde sürdürürler. Onların da kendi bedenleri, ruhları, onurları ve iradeleri vardır; bedenleri, yasal mevzuat hükümleri ile teori ve uygulamada yapılan tanımları; ruhları, tarihi süreç içinde oluşumlarına sebebiyet veren hikayeleri ile sahip oldukları mana ve önemleri; onurları, hak ve özgürlükleri korumada ve maddi gerçeğin ortaya çıkmasındaki fonksiyonları ve bundan kaynaklı kişilik ve itibarları; iradeleri ise kişi ve kurumlarca gerçekleştirilen hukuksuzluklara karşı hakikati dillendirerek, onları meşru zemine oturtma istem ve kudretidir.

Bir kamu görevlisi olduğu şüphesiz olan ve bu nedenle kamu güç ve otoritesine sahip bulunan yargıçların hukuki kavram ve kurumların lafızlarına ekleme ya da çıkarma yapmak suretiyle bedenlerine; manalarının dışında yorum yaparak ruhlarına; hak ve özgürlüklerin kısmen ya da tamamen sınırlanmasında araçsılaştırılması neticesinde onurlarına; güç ve otoritelerini hiçe indirecek şekilde uygulama yaparak iradelerine “işkence” yapmış olduklarının kabulü zorunludur. Bu davranışı ile yargıç, aynı zamanda hukuki kavram ve kurumları aşağılamış da olacaktır.

Kurumsal ve kavramsal işkenceye örnek olarak, “silahlı terör örgütüne üye olma” ve “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçlarından dolayı hâkim ve savcılar ile alakalı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmayı göstermek istiyorum. Bu soruşturma bağlamında;

– Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Anayasa’nın 139, 140 ve 159.maddeleri ile 2802 sayılı Yasa’nın 82 ve devamı maddelerini lafızlarına aykırı olarak, taşıdıkları mana ve sahip oldukları fonksiyonlarını açıkça göz ardı ederek uygulaması açıkça kavramsal bir işkencedir. Bu davranışı ile HSK, söz konusu maddelere işkence yaparak onları ya tamamen susturmuş, ya da temsil ettikleri hakikatin aksine farklı şeyler söylemeye zorlamıştır.

– HSK ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı işkence yaparak 2802 sayılı Yasa’nın 82 ilâ 92.maddelerini susturmuşlar; aynı Kanun’un 93.maddesine baskı yaparak, görev kapsamında olduğu tartışmasız olan yargısal faaliyetleri “şahsi suç” olarak kabul edip sahiplenmesi sağlanmıştır.

– İddia edilen faaliyetlerin suçüstü olarak telakki edilmesi mümkün olmadığı halde CMK’nın 2.maddesinin bedenine ve ruhuna işkence yapılmış, 2802 sayılı Yasa’nın 94.maddesi zorlanarak suçüstünün varlığı kabul edilebilmiştir.

– Bırakınız “kuvvetli suç şüphesini gösterir somut delilleri”, dosyada hiçbir delil olmadığı halde hâkim ve savcılar hakkında soruşturma başlatılmış, CMK’nın 100.maddesi adeta “koma haline” sokularak, söylemediği halde, onun ağzından, tutuklama nedenlerinin var olduğuna dair sözler alınmış ve bu kişilerin tutuklanmasına karar verilmiştir.

– Hâkim ve savcılar hakkında yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar tamamen yetkisiz ve görevsiz yargı birimlerince yerine getirilmesine rağmen Anayasa ve 2802 sayılı Yasa’nın ilgili maddeleri yapılan işkence ile adeta konuşamaz hale getirilmiş, kendi iradelerini kullanarak bu yargı birimlerinin yetkisiz-görevsiz olduklarını söylemelerinin önüne geçilmiştir.

– Bu süreçte delil olarak kabul edilen Bylock programına ait verilerin mevcut haliyle ceza yargılaması yapan kurumların yanına dahi yaklaşması mümkün değilken, MİT tarafından gayri meşru şekilde elde edildiği bu kurumun ikrarı ile sabit olan ve bu nedenle kendi raporunda dahi ceza yargılamasında kullanılmaması gerektiği hatırlatılan “kirli-zehirli” delil müsveddesi, cami önüne terk edilen nesebi gayri sahih çocuk misali Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının önüne getirilerek bırakılmış; bu hilkat garibesi varlık, mevzuata aykırı olarak başlattığı soruşturma ve işlemlere dayanak yapmak için kurum ve kişilerden acziyet içerisinde bilgi/belge dilenen savcılıkça sahiplenilerek evlat edinilmiştir. CMK’nın 134 ve 135.maddelerinin açık hükmüne rağmen, savcılık ve sulh ceza hâkimliği aralarında işbirliği yaparak bu maddelere sistematik işkence uygulamış, nihayetinde söz konusu maddelerden Bylock dijital verilerinin hukuka uygun şekilde elde edilip incelendiğine dair beyanda bulunmaları sağlanmıştır.

Bu örneklerin arttırılması mümkün olmakla birlikte şimdilik bu örneklerle iktifa ediyoruz.

Yargı birimleri, bu ve benzeri eylemleri ile binlerce hakim ve savcı hakkında bir ceza soruşturması başlatıp tutuklanmalarını, mesleklerinden ihraç edilerek yargılanmalarını sağlamak adına Anayasa’ya ve yasalara “işkence” yapmaktan kaçınmamışlardır. Yani hukuka ve ahlaka aykırı amaçlarına ulaşabilmek adına, hukuki kavram ve kurumları mahiyetlerine aykırı şekilde kötü niyetli olarak kullanmışlardır.

Yargı birimlerince hukuki kavram ve kurumların zorlama yorum ve uygulamaları “zihni-manevi-entelektüel” işkencenin en güzel örnekleridir. İşkence sonucu elde edilen verilerin hukuksal anlamda meşru kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Bunu en iyi bilmesi ve bunun şuurunda olması gereken kişilerin başında hâkim ve savcılar; kurumların başında ise yargı birimleri gelir.

Tarihi süreç içerisinde insanoğlunun tecrübesinden süzülerek günümüze ulaşan şu hakikat kesinlikle bilinmelidir ki; hukuk baskı altından kurtulup kendi irade ve otoritesini ortaya koyma imkânı bulur bulmaz, işkenceye maruz kalan hukuki kavram ve kurumların haykıracağı ilk doğru, işkencecilerinin cürmü olacaktır.

Kısır ve dar bir faydacı yaklaşımla, kısa vadeli politik ve ideolojik amaçları gerçekleştirmek için veya kamusal menfaatler ya da devleti koruma adına sınırları zorlanan veya kaçak yolla tedavüle konulan “hukuki vasıtalar”, en nihayetinde aksine sonuç doğurarak kamu yararına ve devlete zarar verecektir.

Hukuki kavram ve kurumlar belirli kişi veya grupların meşru savunma aracı değildir. Bu amaçla kullanılamazlar. Açılacak böyle bir yol ve varılacak bu tür bir kanaat, gerek kendileri ve gerekse kendileri dışında kalan kişi ve toplum kesimlerinin imhasına zemin hazırlayacaktır. Daha kötü olanı ise, böylesi bir hukuksal uygulamanın, kötü niyetli kişilerin kamu düzenini bozucu eylemlerini perdelemek için kullanılması ihtimalidir. Bu halde söz konusu kötülükler uzun süre fark edilemeyecek ve etkilerini devam ettirebilecektir.

Hukukun asıl (hedef) gayelerinin ya ikinci plana itilerek ya da göz ardı edilip yok sayılarak, araçların kutsanıp süslenmek suretiyle uygulama yapılmasını “hukukçu materyalizmi” olarak adlandırabiliriz. Başka bir anlatımla bu kavram ile hukuki bilginin (vasıtaların), hukuki hikmetlere (amaçlara) ulaşmak için bir basamak olarak kullanılmayıp, ya kullananın kendisinin veya başka kişi ya da grupların iktidarına “meşru” zemin hazırlamak için uygulanması anlatılmaktadır.

Makyavelist bir hukukçunun sorunu gerekli bilgiye sahip olmamasında değil, hukuki hikmeti, gayeyi özümsememiş olmasında ve bu tür bir değeri hayatının merkezine oturtamamasındadır. Hukukun gayesi (amacı, hikmeti) meşru (hukuki) yollardan giderek adaleti tesis edip, hakikate ulaşmasıdır. Böylece bireyin mutluluğu ve huzuru temin edilmiş, toplumsal barış ve güvenlik tamir ve tahkim edilerek güvence altına alınmış olacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here