İçerde Bir Devlet Sorgulaması (Aklıma Gelenler 8)

0
465

                                                                  

İçerde düşünmek için zaman çoktur. Dikkat dağıtacak nesnelerin azlığı düşünmek için zamanı çoğaltır. Adeta bereketlendirir. Çok düşünürsün. Bazen mahzurlu şeyler de akla gelir. Hani, düşünce suçlusu derler ya! Oraya doğru evrilirsin. Düşünce suçlusu değilsem bile, içerde düşündüklerimle kutsal devlet nezdinde düşünce suçlusu olabilirdim.

Beyin kitaplığımda yer alan kavram kitaplarını bir bir bulundukları raflardan indirip onları tek tek sorgulama fırsatı buluyordum içerde. Birçoğunun yıllardır ele alınmadığını üzerindeki bir parmak tozdan anlıyordum. Bu kitapların çoktan elden geçirilmesi, tozunun alınması gerektiğini fark ediyorum önce. Daha önce sanki böyle girişimlerimin olduğunu, sonra mahalle halkının böylesi temizlik faaliyetlerinden hoşlanmadığını düşünerek bu işten vazgeçtiğimi hatırlıyorum. Neyse yıllarca o kitaplar öylece tozuyla kalmış oralarda ve şimdi bu işin tam zamanıydı. Beyin kitaplığımın raflarından indirip ilk ele aldığım kitap devlet olmuştu. Rafların en üst katında mukaddesata dair kitapların hemen altında bulunan raftan indirdim onu. Kalındı ve hoş bir kapağı vardı.

Cezaevinde bana kendini en çok hissettiren kavram devlet olduğu için belki de, önce bu kitabı indirmiştim raftan. Hayatım boyunca devleti hiç bu kadar yakından hissetmemiştim. Cezaevinde bir devlet vardı. Beni çeviren duvarlarda, tel örgülerde, parmaklıklarda, avluda, betonda, infaz koruma memurunda, müdüründe, dağıtılan yemeklerde, yattığım yatakta, üstüme örttüğüm battaniyede, başımı koyduğun yastıkta ve hatta ağzı yırtık gelen aile kokulu mektuplarımda devlet vardı. Onun mührü vardı.

O devlet ki imparatorluk bakiyesiydi. Yedi düvele meydan okurdu. Dâhili ve harici düşmanlarla yedi cephede savaşırdı. Bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapan necip bir milletin omuzlarında kurulmuştu. O necip millet ki, sefere çıktığı ülkelerde bir ecnebinin bağından bir salkım üzüm koparırsa, dalına parasını asardı. Ya da bir gayri müslimin rızası olmadan taşınmazına el koymaz, camisini oraya kurmazdı. Bu kadar hakperesti, bu kadar hassastı. Çağ kapatıp çağ açanların devletiydi. Hristiyan’ı bile, o devletin sarığını görmek isterdi, kendi kardinalinin şapkası yerine. Böyle bir devlete aitti, bu kitap işte ve kitabın içi böylesi hikâyelerle doluydu. Üç kıtada at koşturmalar, kralları titretmeler, harama el uzatmamalar, dünyanın dört bir yanındaki fakire fukaraya yardımlar…

Ben de şimdi o devleti düşünüyordum. Mavi leğenle elimde çamaşırımı yıkarken, kan ter içinde çamaşırların suyunu sıkarken, iç çamaşırlarımı avluda bulunan iplere utana sıkıla asarken, başkasına iplerde yer açılsın diye çok da beklemeden iplerden çamaşırları toplarken, temizlik yaparken, bulaşık yıkarken, 4-5 dakika banyo yapmak için sıra beklerken, “tuvalette de bu kadar durulur mu” deyip tuvalet sırasında hayıflanırken, önce tuvalete girmek için ön sıradakine “lütfen, durum çok acil” diye yalvarırken, acaba bu sefer dağıtılan karavanadan çıkar mı diye et beklerken o devleti düşünüyordum.

O devlet şimdi, doğumhanenin önünde bekliyor; doğumunu yaptıktan sonra doğum yapan o kadını gözaltına almak için. Çünkü o kadın bir hayır işine katkı sunmak için bir kermese katılmıştı. O devlet şimdi, ergenlikten yeni çıkmış, onlara çocuk desen yadırganmayacak askeri öğrencilerini ya vahşice öldürtüyor ya da onlar hakkında ömür boyu hapis cezası veriyor. Çünkü o devlet o askeri öğrencisine emre itaati öğretmişti. Çünkü o garibanlar şiddete bulaşmamışlardı, ama komutanları tarafından bindirildikleri otobüslerde bir bilinmeyene sevk ediliyordu. O devlet şimdi, polisini, hâkimini ve savcısını cezalandırıyor. Çünkü onlar yolsuzlukla mücadele etmişlerdi. Gazetecisiyle uğraşıyor. Çünkü doğru haber yapmışlardı. Bebeklere ve çocuklara acımıyor. Çünkü onların anne ve babalarından gıcık alıyordu. Ve daha neler…   

Ayda bir maaşımı tıkır tıkır alırken pek aklıma gelmemişti bunlar. Üç dört şeritli otobanlarda yol alırken, şehir hastanelerine doktora giderken ya da makam koltuğumda bunları hiç düşünmedim. Aklıma gelse de böylesi düşünceler, devletin şımarık vatandaşı edasıyla elimle bir sineği kovar gibi bu düşünceleri kovuyordum kafamdan. Hikmeti hükümet diyordum, devletin bekası diyordum, zaruret diyordum, şartlar diyordum. Bir bahane ile bir şeklide aklıyordum işte o devleti.

Şimdi o devlet, durduk yere yapıştı yakama. Beni iyice kendine çekti. Bir de kafa attı üstelik. İşte böylesine sert bir kafa yedikten sonra, çok yakın bir mesafeden devleti gördüm. Onun o, uzaktan güzel görünen yüzüne baktım. Çirkindi. Uzaktan şefkatli görünen ellerine baktım. Merhametsizdi. Gülen gözleri, artık çok sertti.

Daha önce hiç yapmadığım şekilde sert bir devlet sorgulaması yapıyordum. Belki de bedenimi, içinde kaldığım cezaevinde bulunan siyasi hükümlü ve tutukluların ruhu ele geçirmişti ve beni konuşturuyordu. Kendimden son derece eminim. Suça konu olan hiçbir şey yapmamıştım. Buna rağmen devlet beni cezaevine atmıştı. Daha da sarsıcı olanı şu ki, acaba benim gibi nice masumlar devlet tarafından terör bahanesiyle cezaevine atılmış olabilir miydi? Acaba devlet gündüzleri aramızda normal bir insan gibi dolaşıp, seçtiği kurbanları gece öldüren bir katil miydi? İnsan gibi görünen, ama dolunayda kurt adama dönüşen bir yaratık olabilir miydi? Hayır, hayır saçmalıyor olmalıydım. Halen yönetimde bulunan üç beş siyasetçi ve onların peşine düşen üç beş hâkim savcının iş bilmezliğinden başka bir şey değildi bu.  Sonra içimdeki o ruh “ama” dedi ve ekledi “sen solcu gelenekten gelen bir ailenin çocuğusun, ailenden çok kişi 80 ihtilali sonrası cezaevini boylamadı mı? Bu devlet asırlardır, farklı düşüneni eziyor.”  Sonra örnekler verdi: “Kürtler” dedi, “Aleviler” dedi, “azınlıklar” dedi. Saydı. Saydırdı.

O saydıkça elimdeki devlet kitabının dağılmaya başladığını, sayfalarının yerinden koptuğunu, kapağının yerinden ayrıldığını görüyordum. Gerçekten bu topraklarda yüzyıllarca nice masumlar, neler yaşamıştı kim bilir ve ben aşırı yüksek seste dinletilen devletçi şarkılar nedeniyle masumların çığlıklarını duymamıştım. O türküler cezaevlerinde çalınmadığı için belki de, o çığlıklar şimdi kulağıma gelmeye başladı. Sonra “Sus” dedi, içimdeki devletin o şımarık vatandaşı. Çekti elimden kitabı ve onu raftan aldığım yere koydu. Ve devam etti: “Kirliler var, yıkanması lazım, çok gevezelik etme, hem sen bugün nöbetçisin, şimdi yemek dağıtımı da olacak, sofrayı hazırla”. Bu konuda haklıydı. Koğuşun mutfak kısmına yönelip, tencereleri elime aldım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here