Hayal Zamanı (Aklıma Gelenler 2)

1
256

Nusret Onur AKPEK

O gece Erzurum Adliyesi Lojmanları, polis tarafından abluka altına alınmıştı. Sağ sol, ön arka her taraf polis kaynıyordu. Benim evin nasibine de bir deste kadar polis ve ek olarak bir muhtar düşmüştü. Ben evde çocuklarıma Roberto Benigni’nin yönettiği “Hayat Güzeldir” filmindeki baba Guido’yu oynarken artık rol sırası bir başka babaya gelmişti. Evimde yapılan arama ve gözaltı işlemlerinden yüzlerce kilometre uzakta bulunan babama haber verecektim.

Ben ve eşim gözaltına alındığımızda geride üç çocuk kalacaktı. Komşuya bırakmayı düşündüm ama sadece benim de dairemin bulunduğu altı daireli katın dördünde polis işlem yapıyordu. Anne sütüne muhtaç 10 aylık bebeğimizin bizimle birlikte emniyete gelmesi hususunda yapılan pazarlıklar olumlu sonuç vermişti. Peki ya diğer ikisi? O an için babamların yetişmesi mümkün değildi. Öyle bir daraldık, öyle bir bunaldık ki; o gelene kadar. Evet, o gelene kadar.

“İsterseniz çocuklar bu gece bizde kalabilir” dedi Hızır gibi yetişen komşum. Onun hakkında o gece henüz bir işlem yapılmamıştı. Henüz diyorum, çünkü o da ilerleyen günlerde tutuklanıp, cezaevine gönderilecekti. Kötülüğün yağmur gibi yağdığı o gece, o, bir iyilik şemsiyesi açmış, ıslanmayalım diye bizi şemsiyenin altına çağırıyordu. Bir iyilik meleği gibiydi, iyilik üretiyordu. İçinde bulunduğum şartlar itibariyle komşum “Hızır” Bey’e hayır deme şansım yoktu. İyi olmanın ve iyilik yapmanın yasak olduğu zamanlarda; iyi evliya, iyilik de keramettir bir nevi. Çocuklara o gece nezaret edecek birini bulmuştuk.

Şimdi bir yakınıma durumdan haber verme hakkımı kullanabilirdim. Adaletin ülkeden çıkmak için valizini topladığı, henüz daha ayrılmadığı bir döneme gelecek ki, bu hakkımı çok sorun yaşamadan kullandım. Ama kimi arayacaktım? Bu anlarda insan annesini arar mı? Kesinlikle hayır! Bu ihtimalin aklıma düşmesiyle bu ihtimali kapı dışarı etmem bir oldu. Bir anneye böyle bir haberi vermenin ona karşı bir kötülük olacağı belliydi. Bu anlarda baba aranır herhâlde. Onların sanki kötü habere karşı kurşungeçirmez yelekleri var. Anneler de bu yelek yok gibi. En azından bizim ailede, en azından ben öyle düşünüyorum.

“Baba” dedim, “polis geldi, evi arıyorlar, biz de gözaltına alındık”. “Tamam, oğlum, sabah orda oluruz, biz geliyoruz” dedi sakince. Haklıymışım, adam da gerçekten yelek varmış. Çok doğal karşıladı gibi geldi bana. Sanki ailevi bir rutinimizdi. Ben gözaltına alınırdım, o da “bizim oğlan yine gözaltına alındı” havalarındaydı. Panik yapmadı, bana da yaptırmadı. O büyük baba Guido’yu oynuyordu, ben ise baba Guido’yu. Ya annem? Ben topu babama atmıştım, onlar aralarında halletsin artık, diye düşündüm.

Her iki yanımda polis, ekip otosuna götürülüyorum. “Erzurum’da çevirmişlerdi yolumu”. Daha öncesinde gitmediğim, yolunu bilmediğim terör şubeye gidiyorduk artık. Hanımı ve bebeği ayrı götürdüler. Çocuklar komşuda kaldı. Kaderin rüzgarı üçümüzü de üç ayrı yana savurdu. Herkes birbirini düşünüyor. Kimse birbirinin halinden haber alamıyordu. Bundan sonra arada hep duvarlar, demir parmaklıklar, resmi görevli kişiler olacaktı zaten.

Ekip otolarının kapıları açılıyor, içine mesai arkadaşlarımın, komşularımın polisler tarafından bindirildiğini görüyordum. Bu insanlarla ilerleyen dönemlerde artık lojmanda, lojmanın bahçesinde veya işyerinde değil; nezarethanelerde, cezaevinde, koğuşlarda, avlularda karşılaşacaktık. Ben de arka koltuğa iki polisin arasına oturdum veya oturtuldum. Sağlık kontrolü için hastaneye götürüldük. Nezarethaneye girebilecek kadar sağlıklıydım. Üzerimi aradılar. Darbeye dair hiçbir delil çıkmadı üzerimden ki, bu çok saçma bir şeydi. Koca koca savcılıklar, emniyetler harekete geçmiş, bir işlem başlatmış, bir soruşturma yürütüyor. Ama şüpheli sıfatıyla benden bir şey çıkmıyordu. Mutlaka bir şeyler yapmış olmalıydım. Mutlaka 16 Temmuz’da derhal gözaltına alınmamı gerektirecek bir şeyler olmalıydı. Çünkü beni alanlar polis, polisin beni götürdüğü yer emniyet, bu işlemlere dayanak bir savcılık emriydi. Aksini düşünmek bu güzide makamlara hakaret olurdu!

Böylece böylesi abuk subuk duygularla parmaklıklar önünden parmaklıklar arkasına geçişimi tamamladım. Olan işlerin tuhaflığı karşısında özgürlüğüm elimden ürkek bir kuş gibi kaçmıştı. Havalandı gökyüzüne. Ben onun bana tekrar ne zaman döneceğini bilmeden ve onun sınırsızca kanat vurup uçuşlarını kıskanarak aşağıda tuhaflıklar arasında kalakaldım. Eşim ve bebeğimiz başka bir binada, ben ise başka bir binada nezarethaneye alındım. Koğuşta benden başka iki kişi daha vardı, kaderini bekleyen. Artık parmaklıklar önündekiler yemek verirse, açlığımı ve onlar su verirse, susuzluğumu gideriyordum. Ve onlardan izin alabilirsem, tuvalete gidebiliyordum. Fiziken kısıtlanınca, hayallere salıverdim kendimi. Elimdeki ile, el konulamayan ile, yani hayallerimle idare ettim. Özgürlüğe dair hayaller kurdum, özgürlüğümün uçup gittiği yerde.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here