Hâkim Doç. Dr. Selami Turabi Ve Benzeri Yargı Mensuplarını Kurt Adama Dönüştüren Zehir: Nefret Söylemi

0
378

Türk toplumuna birçok kişi ve grup tarafından düşük veya yüksek dozajda kin, nefret, öfke ve ayrımcılık pompalanıyor. Yakın tarihimiz idarecilerin, siyasetçilerin, gazetecilerin ve çeşitli toplum liderlerinin benzer eylem ve söylemleriyle dolu. Özellikle devlet idaresini kullanan siyasi parti ve temsilcileri iktidarlarının devamını sağlamak gayesiyle bilinçli bir şekilde toplumu geren ve taraftarlarını bir arada tutmayı amaçlayan sorumsuz açıklamalar yapmaktan geri durmamışlardır. Benzeri bir davranış muhalefet temsilcilerince de tekrarlanagelmiştir.

2002 yılından bu güne yaklaşık 18 yıldır iktidarda bulunan AKP, uzun ömürlü iktidarını temelde ürettiği nefret söylemine borçludur. Özellikle yerel ve genel seçimler öncesinde ya meydana gelen olayları olabildiğince suiistimal etmiş veya kendisinin kurgulayıp sahnelediği vakalar üzerinden ayrımcılık kokan, toplumu geren ve bölen sorumsuz açıklamalardan geri durmamıştır.

AKP temsilcilerinin ürettiği nefret söylemi kendi kontrolünde bulunan yazılı, görsel ve sosyal medya üzerinden kendi tabanını konsolide etmek gayesiyle yaygınlaştırılmış, bu tür ifadeler partiye gönül vermiş bilinçli/bilinçsiz bireylerce toplumun en kılcal damarlarına kadar ulaştırılmıştır. Muhafazakâr ve milliyetçi bir tabana sahip AKP, Alevileri, Kürtleri, gayrimüslim cemaat gruplarını, LGBTI üyelerini ve son olarak Gülen Hareketi mensuplarını terörist, bölücü, hain ve işbirlikçi olarak itham edip yaftalayarak ötekileştirmiş ve destekçilerini bu kişi ve gruplara karşı kışkırtmıştır.

Ötekileştirmenin her dönemde değişik mağdurları olmuştur. Zorunlu tehcir ile Ermeniler, nüfus mübadelesi ve 6-7 Eylül olaylarıyla Rumlar, Dersim olayları, köy boşaltmaları ve kayıp ölümlerle Kürtler, Madımak ve Maraş olayları ile Aleviler, çeşitli vesilelerle gayrimüslimler ve son yıllarda tenkil vasıtasıyla Gülen Hareketi mensupları bu ötekileştirmenin mağduru olmuşlardır. Devlet içerisindeki statükocu otoriter bir yapı sürekli olarak değişik siyasi aktörlerle ittifak kurmuş, ya toplumu sürekli kendi içinde kavga eder halde tutmak gayesiyle veya kendisine tehlike olarak gördüğü kişi ve grupları yok etmek amacıyla bu topraklarda yaşayan insanların can ve mal güvenliğine saldırmıştır.

Toplum bünyesine atılan ve her fırsatta sulanarak yok olması önlenen nefret, kin ve ayrımcılık tohumları maalesef yeşermiş, ağaca durmuş ve kimi yerlerde zehirli meyvelerini vermeye başlamıştır. Bu bağlamda milliyetçi/muhafazakâr toplum ile sol kesim arasındaki ayrışma daha da belirginleşmiş, Aleviler daha çok dışlanmış, gayrimüslim cemaat gruplarına yönelik saldırgan tavırlar artmış, bu tavrın taze mağduru Gülen Hareketi’ne mensup insanlar adeta sosyal ölüme terkedilmiştir.

Uzun süredir iktidarı elinde bulunduran ve devlet bürokrasisini etkisi altına alan AKP’nin ayrımcı, ötekileştirici ve nefret uyandırıcı söylemleri kamu gücü kullanma yetkisine sahip kişilerin zihinlerini de şekillendirmiştir. İktidarla benzer çizgide gözükmediği taktirde işinden ve makamından kovulma korkusu içerisinde bulunanlar veya daha iyi pozisyonlara gelme gayesi güden kamu görevlileri Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri tarafından tekrar edilegelen zehirli söylemleri eylem haline dönüştürme gayreti içine girmişlerdir. Bu durum adeta bir virüs gibi devletin en tepesinden başlamış ve devleti tüm kılcallarına kadar zehirleyerek dönüştürmüştür. Bu değişim sadece devlet bürokrasisiyle sınırlı kalmamış iktidarı destekleyen sivil toplum örgütleri, üniversiteler, medya ve özel sektöre de yansımıştır. Birbiri ardına kimi güya sivil olduğunu söyleyen dernekler iktidar temsilcilerinin söylemlerini aynen benimsediklerini dile getiren basın açıklamaları yapmışlar, bu bağlamda gazetelere topluca ilan vermişler ve hatta kimi yerlerde yürüyüşler yapmışlardır.

İktidar 15 Temmuz sonrasında, önceden başlayan otoriterleşme sürecini hızlandırmış ve bunu güvence altına alacak yasal düzenlemeler yapmaya girişmiştir. İktidara muhalif gözüken neredeyse tüm kamu görevlileri ya görevlerinden atılmış ya da etkisiz pozisyonlara atanmışlardır. Yine muhalif medya kesimi büyük çoğunluğuna el konulup kayyım atanarak susturulmuş, diğerleri de tehdit edilerek susturulmuş veya yandaş şirketlerce satın alınarak parti bülteni basan ve yayan kurumlar haline getirilmiştir.

15 Temmuz sonrasında kamu kurumlarında yapılan ihraçlar, yerlerine yapılan yeni atama ve alımlar ile birlikte iktidarın yargı ve güvenlik bürokrasisindeki etkisi daha da artırılmış ve bu kurumlar neredeyse iktidarın parti büroları haline gelmiştir. Bunun doğal sonucu olarak bu kurumlarda görev yapan ve tarafsız olarak faaliyette bulunması gereken kişiler iktidarın söylemlerini tekrar eden ve birbirleriyle yarışarak daha yüksek sesle dillendiren görevliler haline dönüşmüştür.

Gülen Hareketi mensuplarına yönelik olarak ötekileştirme ve kriminalize etme faaliyetleri 15 Temmuz öncesinde başlamış ve sonrasında artarak devam edegelmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü kimin yaptığı daha halen netlik kazandırılamamışken, hemen sonrasında bu teşebbüsün ardında Fethullah Gülen’in ve ona sempati duyanların olduğu ilan edilmiştir. Sonrasında yüzbinlerce kişi hakkında darbeye teşebbüs ve terör örgütü üyeliği suçlamasıyla soruşturmalar başlamış, bu bağlamda sayısız tutuklamalar yapılmış cezalar verdirilmiştir. Siyasallaşan yargı mensupları AKP iktidarı temsilcilerinin söylemlerini yargı kararı haline getirme konusunda adeta birbirleriyle yarışır duruma gelmişlerdir.

Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik söylenen her eleştiri hakaret kabul edilerek muhatapları hakkında soruşturma başlatılarak önemli bir kısmı tutuklanmıştır. Yine Erdoğan’ın hedef gösterdiği kişi ve kurumlar hakkında hemen soruşturmalar başlatılmış ve ağır şekilde cezalandırılmaları sağlanmıştır.

15 Temmuz sonrasında AKP iktidarı diliyle oluşturulan “Fethullahçı Terör Örgütü” söylemi, Anayasa ve ilgili yasalar ile uluslararası toplumun kabul ettiği hukuk ilkeleri yok sayılarak yargı birimlerince suç yapılanması sayılmış ve masum yüzbinlerce insan mağdur edilmiştir.

Erdoğan bizzat Gülen Hareketi mensuplarına yönelik çok ağır ithamlarda bulunmuş “FETÖ’cüleri ifşa edin, bu bir vatanseverlik borcudur” diyerek kendisine güvenen resmi ve sivil tüm insanları ihbarda bulunmaya ve fişlemeye teşvik etmiştir. Sonrasında tespit edilen kişiler hukuk katledilerek ve insani değerler ayaklar altına alınarak adeta linç edilmiştir. AKP yöneticilerinden Numan Kurtulmuş’un “FETÖ ile mücadele konusunda yufka yürekli olmaya gerek yok. Gereksiz merhamet duygularına da yer yok” beyanları bir şekilde uygulamaya geçirilmiştir.

Fethullah Gülen ve sempatizanları hakkında iktidar ve temsilcileri ile destekçisi medya organları tarafından idam istemleri gündeme getirilmiş Başbakan Binali Yıldırım “Kimsenin yaptığı yanına kalmayacak. İdam bir sefer ölümdür ama ölümden daha büyük ölümler var onlar için” diyerek, daha sonra adeta rutin hale gelecek işkencelere meşru zemin sağlanmıştır. Bu bağlamda iktidar destekçisi gazetecilerden olan Cem Küçük “Kardeşim başka türlü de konuşturma teknikleri var. Sallandır camdan aşağıya. Havlu tekniği var, boğuyor” gibi okuyanların tüylerini diken diken eden konuşmalar yapabilmiş ve bu minvalde yazılar kaleme almıştır.

İslami referanslarla iktidara gelen AKP yöneticileri ile destekçileri görünürde seküler bir hukuk yürürlükte olmasına rağmen, kendi aralarında sözde şeriat hükümlerine göre karar verip uygulamalar yapmaya başlamışlardır. Keşke İslamı ve hukukunu doğru ve dürüst olarak anlayabilselerdi. Bu bağlamda 15 Temmuz darbe kalkışmasını “İslam aleminin halifesi” olarak gördükleri Erdoğan’a karşı yapılan bir isyan olarak kabul etmişler ve fetva aldıkları kimi din alimleri ve Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlü talimatları doğrultusunda eylemlerini gerçekleştirmişlerdir. Hukuk askıya alınmış, yerleşik yasa ve içtihatlar uygulanmamış, kişilerin malvarlıklarına el konulmuş, yasal dayanağı olmayan suçlar uydurulmuş, on binlerce insan çok uzun sürelere varan hapis cezalarına çarptırılabilmişlerdir. Yapılan bu zulümleri AKP yöneticileri ile kamuda görevli destekçileri “şeriat hukuku”na göre uygun kabul ederek desteklemişler, ses çıkarmamışlardır. Oysa yapılanlar aslında hem İslam’ın hem de Hukukunun tam aksi istikametindeydi.

Devletin en tepesinde başlayan bu çarpık anlayış tabana kadar inmiş ve karşılık bulmuştur. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanı bir kişi savaş halinde olduklarını söyleyip CHP’ye oy verenleri kastederek “Bunların karıları ve kızları ganimet olarak ‘evet’çilere helaldir” düşüncesini sosyal medya hesabından paylaşmış ve önemli seviyede destek bulmuştur.

AKP iktidarı kendisi tarafından ötekileştirilen, ayrıştırılan ve dışlanan kişi ve toplum kesimlerine yönelik olarak yapılan eylem ve söylemlerin cezasız kalması için yargı ve kamu bürokrasisinde çalışan destekçilerini koordine etmiştir. Yazılı, görsel ve sosyal medyada muhalif kişilere hakaret eden, onları hedef gösteren, kişilik haklarını zedeleyen, can ve mal güvenliklerini tehlikeye atan kişiler hakkında etkin hiçbir soruşturma yapılmamıştır.

İktidar bununla da kalmamış yaptığı yasal düzenlemeler ile hem kamu görevlilerine ve hem de sivil kişilere ceza muafiyeti getirmiştir. İktidar bu düzenlemeleri ile açıkça kendisinin hedef gösterdiği kişi ve kurumlara yönelik yapılacak faaliyetlerin meşru kabul edileceğini ilan etmiştir. Mesela 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında herhangi bir saldırıda bulunmayan, kendini dahi savunmayan askeri öğrencilerin boğazını keserek linç eden sivil şüpheliler soruşturulmamış ve dosya söz konusu yasal düzenlemeler gerekçe gösterilerek kapatılmıştır.

Daha da vahimi, yargı temsilcilerinin 2014 yılından itibaren soruşturma ve yargılamalar vasıtasıyla kamuoyuna yansıyan düşünceleri hukuka güvenen tüm vatandaşları tehdit eder niteliktedir. Zira bu savcı ve hâkimler iktidara muhalif gördükleri kişilere hakaret etmişler, temel haklarını kullandırtmamışlar, muhatap oldukları işkence ve benzeri eylemleri soruşturmamışlardır. Hatta bazı hâkim ve savcılar “yaşadığınıza dua edin, sizin yargılanmanız bile size bir lütuf” diyecek kadar ileriye varmışlardır. Bu düşüncede olan hâkim ve savcıların sayısının az olmadığını söylemek istiyorum.

AKP, devlet bürokrasisinde mevzuattan ziyade kendi söylemlerine göre uygulama yapacak “gözü kara” ve “cesur” kişilere öncelik vermiş ve bu kişileri etkin konumlara getirmiştir. Bu durum yargı bürokrasisi için de aynen geçerlidir. İl Başsavcıları, mahkeme başkanları, yüksek mahkeme üyeleri ve kritik mahkeme hâkimleri iktidarın etkisindeki Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından iktidara yakın düşünen kişilerden oluşturulmaya çalışılmıştır. Bundan dolayı ülke kamuoyu sürekli olarak hukuka, temel akıl ve mantık ilkelerine aykırı gerekçesiz savcılık ve hâkimlik kararları ile meşgul olmaktadır. Ülkede en çok tartışılan ve güven seviyesi çok aşağılarda olan kurum yargıdır.

Adalet Bakanlığı bürokrasisinde görevli hâkim ve savcılar bu anlayışın en bariz şekilde görüldüğü örneklerdir. Yeni dönem Türkiye’sinde iktidarla paralel düşünmeyen bir kişinin görev alması veya görevini devam ettirmesi mümkün değildir. Doç. Dr. Hâkim Selami Turabi siyasallaşmış tipik bir hâkim örneğidir. Akademik çalışmaları bulunan, Anayasa Mahkemesinde raportör olarak çalışmış, Bakanlığın önemli ve dış dünyaya bakan bir birimi olan Avrupa Birliği Genel Müdürlüğünde müdür yardımcısı olarak görev yapan Turabi’nin yazdığı bir kitapta ileri sürdüğü düşünceleri dehşet vericidir. 2018 yılında ikinci baskısı yapılan “Terör Örgütleri ve Terör Suçları’ isimli kitabında, Fethullah Gülen ve sempatizanlarını kastederek “Hatta yeri olmamakla birlikte bu tarz devletine ve milletine ihanet edenlerin behemehâl ‘idam cezasıyla cezalandırılması’ ve ibreti alem için aleni infaz edilmesinin ‘gerçek adaletin’ gereği olduğu düşüncesindeyiz” ifadelerine yer verebilmiştir. Kendisi Adalet Akademisi’nde de ders veren bir eğitimcidir. Yine halen görevde bulunan hâkim ve savcılarla çeşitli resmi ve gayri resmi toplantılarda sürekli olarak bir araya gelmekte ve görüşlerini yayma olanağı bulmaktadır. Sayın Turabi’nin yazısında tavsiye ettiği idam uygulaması bu gün İran gibi güya İslam hukukunu uyguladığını söyleyen bazı ülkelerde yapılmaktadır. İmam hatip lisesi mezunu olduğunu söyleyen ve sürekli bunu ön plana çıkartan sayın Turabi’nin, fiili olarak çarpıtılmış “şeriat” hükümlerinin hayat bulmasını savunduğunu düşünmek istemiyorum.  Ancak Turabi’nin kitabında yer verdiği kavram ve yaklaşım maalesef o tür bir istemin ipuçlarını içinde barındırmaktadır.

Cumhurbaşkanı seviyesinde dillendirilen ve tekrar edegelen nefret söyleminin Avrupa birliği ile uyum müktesebatına yönelik çalışmalar yürüten önemli bir kurumda çalışan bir yargı bürokratının seviyesini nasıl düşürdüğü ortada. Zira, imzaladığı anlaşmalar gereğince idamı kaldıran Türkiye’nin, uluslararası toplumdan kopmadan idamı geri getirmesi mümkün değildir. Bunu en iyi bilenler hukukçulardır.

Sayın Turabi kitabında şu ifadelere de yer vermiştir: “FETÖ/PDY terör örgütü soruşturmalarıyla ilgili slogan haline getirdiğimiz duruş şöyledir: Ne merhamet ne eziyet illa adalet, illa adalet. Bu örgütün panzehirinin adalet olduğunu düşüncesindeyiz. Ne küçümseyerek azılı üyelerinin cezasız kalması, ne de eziyet edilerek haksız konuma düşülmesi taraftarıyız.” Söz konusu yazının satır araları okunduğunda, Turabi’nin bir gruba karşı derin bir kin duyduğunu, bunlara yönelik eziyet ve işkencelerin yapıldığını bildiğini, buna tamamen karşı olmadığını, ancak nihayetinde bu sorunun nihai çözümünün adalet ile mümkün olabileceğini söyleyebiliyor.

Yine 15 Temmuz sonrasında başlatılan soruşturmalarda görev almış, yakalama, arama ve tutuklama kararları vermekle görevli Ankara sulh ceza hâkimi Yunus Süer iktidarın ürettiği nefret söyleminin dönüştürdüğü başka bir yargı mensubudur. Bu kişi şahsi twitter hesabına “Devlete ihanet eden kelleler ibret-i alem için kesilip kanlarıyla toprak sulanmadıkça ihanet bitmez” ibarelerini yazabilmiştir. Görevi devleti değil kişilerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak durumunda olan bir yargı mensubunun devleti yani iktidarı korumakla kendini sorumlu hissetmesinin oluşturacağı tehlike izahtan varestedir. Bu ve benzeri hakimler yargısal yetkililerini bir giyotin gibi kullanarak adeta insanların hayallerini, karakterlerini, geçmiş ve geleceklerini parçalayarak onların yaşamlarını sona erdirmeye gayret etmişlerdir.

Bir yargı mensubunun böyle düşünüp yazabildiği bir Türkiye’de, diğer kamu personelinin ve sivil şahısların nasıl hukuk dışına çıkıp vahşileşebileceğini düşünmek zor değil. Bundan dolayı Ankara’nın merkezinde gözaltında günlerce işkence yapılmasına, bu durum raporlanmasına rağmen hiçbir savcı harekete geçmemiş, işkenceyi durdurmamış ve soruşturmamıştır.

Temel gayesi iktidarda kalmak ve gücünü korumak olan geniş tabanlı bir iktidarın temsilcilerinin sorumsuzca ortaya koydukları nefret dolu eylem ve söylemlerinin bir toplumu nasıl zehirlediğinin en güzel örneği AKP Türkiyesi’dir. Umarım başta kamu görevlileri olmak üzere hepimiz bu zehrin etkisinden kurtulur ve yeniden gerçek bir millet haline geliriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here