Denetimli Serbestlik Hakkı Verilirken Mahkûma Şantaj Hak Mıdır?

0
269

Özet: Terör suçlarına ilişkin cezaların infazında denetimli serbestlik uygulanmasının koşulu olarak hükümlünün örgütten ayrıldığının idare ve gözlem kurulunca tespitine dayanak olması amacıyla uygulamada hükümlüden istenen “örgütten ayrıldım, örgüt ile herhangi bir bağım kalmadı, pişmanım, bağımsız bir koğuşa geçmek istiyorum” ibarelerinin kısmen veya tamamen geçtiği bir dilekçe yazılmasının yasal ve haklı olup olmadığı hakkında bir değerlendirmedir.

Son günlerde sosyal medyaya yansıyan bir kısım haberlerde, terör ve örgütlü suçlardan mahkûm olan ve özellikle 15 Temmuz sonrasında başlatılan “cadı avı” neticesinde ceza alan kişiler hakkında denetimli serbestlik hükümlerinin uygulanmadığı belirtiliyor. Bu yazımızda bu konuyu ele almaya çalışıp görüş ve tavsiyelerimize yer vermeye gayret edeceğiz.

Terör ve örgütlü suçlardan ceza alan kişilerin cezalarının infazında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının usulüne ilişkin olarak doğrudan yasal bir düzenleme yoktur. Buna dair tek hüküm Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği’nin 6. Maddesinin (2) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre:

ç) “Terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması, şartı aranır.”

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için yönetmeliğin dayanağı olan kanun hükümlerine bakmak gerekir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 14. maddesinin 2. fıkrasında açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya ilişkin düzenlemelerin yönetmelikle yapılacağı belirtilmiştir. Bu doğrultuda Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği düzenlenmiştir. Yönetmeliğin 5. maddesinde açık ceza infaz kurumlarına doğrudan gönderilecek hükümlüler belirlenmiş; ancak, bu belirleme yapılırken terör suçları istisna tutulmuştur.

Yönetmeliğin 6. Maddesi ile istisnanın istisnası denilebilecek bir düzenleme ile bazı koşulların varlığı halinde terör suçlarından hükümlü olanlara da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması mümkün kılınmıştır.

Terör ve örgütlü suçlardan mahkûm olanların denetimli serbestlik hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağına her cezaevinde bulunan “İdare ve Gözlem Kurulu”  karar verecektir. Kurul’un bu kararını verirken Yönetmelik hükmü gereğince mahkûmun  “mensup oldukları örgütten ayrıldığını” tespit etmesi gerekmektedir. Kurul’un bu tespiti nasıl ve ne şekilde yapacağına dair herhangi bir birincil veya ikincil düzenleme yoktur. Kurul bu konuda tamamen geniş bir takdir hakkına sahiptir. Ancak uygulamada, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları mahkûmlardan bir dilekçe talep ederek “örgütten ayrıldım, bağımsız bir koğuşa geçmek istiyorum” şeklinde beyanda bulunmalarını şart koşmaktadır. Böyle bir dilekçe veren mahkûmlar açık ceza infaz kurumuna geçirilerek denetimli serbestlik hükümlerinden yararlandırılmakta, vermeyenler ise koşullu salıverilme tarihine kadar kapalı ceza infaz kurumunda bırakılmaktadır.

İdare ve Gözlem Kurulu, mahkûmun örgüt ile bağının bulunup bulunmadığı, devam edip etmediği konusundaki verileri kendisi toplamalıdır. Olması gereken budur. Eğer aksine bir veri elde edememişse Kurul, mahkûmun örgüt ile bağının koptuğunu kabul etmek zorundadır. Yani mahkûm cezaevinde kaldığı süre zarfındaki söz ve davranışları, resmi makamlarla olan ilişkileri, koğuşta sergilediği kişiliği, kayda alınan telefon görüşmeleri, yazdığı mektuplar ve dilekçeler çerçevesinde örgüt ile bağ kurduğu ve bu bağın devam ettiği izlenimini uyandırmamışsa, mahkûmun iç dünyasındaki düşüncesi Kurul tarafından araştırılmamalıdır.

Uygulamada Kurul tarafından istenilen dilekçe ile, yönetmelikle idare ve gözlem kuruluna verilen mahkumun örgütten ayrıldığının tespiti yükümlülüğü, keyfi bir şekilde mahkuma yüklenmiştir.

Yargılamasının tüm aşamasında herhangi bir örgüt ile bağı olmadığını iddia eden, tüm savunmalarını bunun üzerine oturtan, ancak buna rağmen mahkemece cezalandırılan bir hükümlü, böylesi bir dilekçe vermeye zorlanabilir mi?

Böyle bir dilekçe vererek daha erken tahliye olma olanağına sahip olan bir hükümlünün, bu şekilde davranmayarak daha fala cezaevinde kalmasının sebebi ne olabilir?

Düşünce ve ifade özgürlüğü Anayasal bir haktır. Bunlar, ulusal ve uluslararası düzenlemelerle güvence altına alınan ve demokratik bir düzenin temeli kabul edilen haklardandır. Böylesi bir hakkı kullandığı için örgüte üye olma veya propagandasını yapma ithamıyla mahkum olan bir kişinin, baştan itibaren kabul etmemesine rağmen, erken tahliye olma vaadiyle resmi suçlamayı kabul etmesi kabul edilemez. Bu yönde bir dilekçe verilmesi bireylerin kişiliklerini reddetmeleri ve onu kirletmeleri anlamını taşır. Yine verilecek bu tür bir dilekçe kişilerin dünya görüşü, kişisel yaşamları ve fikri mücadelelerini de zedeleyecek; öz saygılarını yitirmelerine neden olacaktır.

Gerçekten örgüt üyesi olan ve bundan dolayı pişmanlık duyan birisinin yargılama aşamasında ikrarda bulunup etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanması; ya da, infaz sırasında daha öncesinde bu yönde bir beyanda bulunması beklenir. Bu aşamalarda örgüt ile ilgili bir beyanda bulunmayan, örgüt üyesi olduğu yönünde aktif eylem ve söylem geliştirmeyen bir hükümlünün, denetimli serbestlikten yararlanmasının koşulu olarak örgütten ayrılma yönünde beyanda bulunmaya zorlanması, en basit ifadeyle bir tür manevi şantajdır. Cezaevi idaresi tarafından hükümlüye yapılan bir nevi tehdittir. Kişiliğini ve kimliğini satması karşılığında yapılan ahlaksız bir öneridir.

Mahkum tarafından “örgütten ayrıldım” beyanını ve ikrarını içeren bir dilekçeden farklı anlamlar çıkartılabilir. Bu dilekçe temel alınarak daha sonra bu kişi hakkında farklı soruşturmaların açılamayacağını, adli ve idari birimler tarafından farklı amaçlarla kullanılamayacağının garantisini vermek mümkün değildir.

Cezaevi idaresi tarafından, erken tahliye vaadiyle, mahkûmun bir tür “ikrar”da bulunmaya zorlanması CMK’nın 148/4.maddesine ve onun felsefesine açıkça aykırıdır.

Şunu baştan söylemek gerekir ki, denetimli serbestlikten yararlanma amacıyla ve onun oluşturduğu baskıyla verilen her tür dilekçe ve beyan, “ikrar” olarak kabul edilemeyecektir. Bu yöndeki beyanlar hiçbir şekilde başka bir soruşturma veya yargılamada mahkûmlar aleyhine delil olarak kullanılamaz. Zira sadece kişilerin özgür iradeleriyle söyledikleri aleyhine delil teşkil edecektir. CMK’nın 148. Maddesinin (4) fıkrasında “Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.” düzenlemesi müdafi olmaksızın kolluk görevlilerince alınan ifadenin geçerlilik koşulu olarak ifadenin hakim veya mahkeme önünde doğrulanmasını şart koşmuştur. Yani avukatı olmaksızın kolluk görevlilerince ifadesi alınan şüphelinin suçu ikrar etmiş olması bu ifadeyi hakim veya mahkeme önünde doğrulamadıkça hukuki bir kıymeti olamayacaktır: Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre  de suçun ikrar edilmiş olması mahkumiyet kararı verilmesi için tek başına yeterli görülmemekte, ikrar içeren ifadenin başka delillerle desteklenmesi gerekmektedir.[1]

Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere denetimli serbestlik uygulamasından yararlandırmak için istenen örgütten ayrıldığına dair dilekçe verilmesi yargılamanın hiçbir aşamasında suçu kabullenmemiş hükümlü için suçu kabullenme anlamına gelmeyecektir.

Örgütten ayrıldığına dair dilekçe vererek denetimli serbestlikten faydalanan hükümlülerin verdikleri dilekçe suçu ikrar olarak kabul edilemeyecek veya etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması talebi olarak değerlendirilemeyecektir.

Temel hak ve özgürlükler bağlamında ağır bir hak ihlali olduğunu düşündüğümüz, İdare ve Gözlem Kurulu tarafından mahkûmdan örgütten ayrıldığına dair dilekçe istenilmesi hususu Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya konu edilmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi 29.11.2018 tarih ve 2015/17595 sayılı kararında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine dair iddianın dayanak yoksun olması nedeniyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa mahkemesinin kategorik, gerekçesiz, olayın esasını kapsamayan, mağduriyet gidermeyip devlet eliyle yapılan hak gaspını meşrulaştıran bu kararına katılmak olanaklı değildir.

Mevcut uygulamada mahkûmların önünde iki seçenek bulunmaktadır: Birincisi, yasal dayanağı olmadığı halde keyfi şekilde İdare ve Gözlem Kurulu tarafından talep edilen/istenen dilekçenin verilerek, mahkumiyete konu örgüt ile bağının kalmadığına dair bir beyanda bulunulmasıdır. İkinci ihtimal ise verilmeyerek denetimli serbestlik hükümlerinden yararlanmayıp, fazladan kapalı ceza infaz kurumunda kalmaktır.

Birinci yolu tercih eden mahkûmlara tavsiyemiz, eğer bu yönde bir dilekçe vermeye karar vermişlerse, dilekçelerinde herhangi bir örgüt ismi zikretmeyerek “herhangi bir terör örgütü veya suç örgütü ile irtibatım yoktur” şeklinde dilekçe vermeleridir. Böylece hem kendi içlerinde çelişkiye düşmemiş olacaklardır ve hem de verilen dilekçenin adli ve idari makamlar tarafından farklı şekilde kullanılmasını önlemiş olacaklardır.

İkinci yolu tercih edecek mahkûmlara tavsiyemiz ise, denetimli serbestlikten yararlanmak istediklerine dair İdare ve Gözlem Kurulundan talepte bulunmaları, bu talebin reddi halinde ilgili itiraz kanun yollarını kullanmaları, bu yollardan da netice alamamaları halinde önce Anayasa Mahkemesi’ne ve sonrasında ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaparak haklarını aramalarıdır. Zira böylesi bir uygulamanın neticesinde kişilerin yasaya aykırı olarak özgürlüklerinin sınırlandığı, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlandıkları açıktır. Bunlar ise açık hak ihlalleridir.


[1] “Bir insanın kendisini suçlu kabul etmesi veya başkasının suçunu kabullenmesi olanaklıdır. Bu itibarla, duruşmada yapılan ikrarın başkaca yan kanıtlarla desteklenmesi gereklidir”.( Yargıtay Ceza Genel Kurulu 02.02.1987 tarih 314 Esas ve 18 Karar )

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here