BİR ÜLKE, BİR DARBE, BİR TÜRKÜ -2

2
670

Ruhsuz Bina, Boş Dilekçe;

16 Temmuz akşamı adliye lojmanında başlatılan hukuksuz sürecimiz gözaltındaki dördüncü günün sonunda savcılık ifadesi ve sulh ceza hâkimliği sorgusu için nezarethaneden ayrılmamızla devam etmişti. Artık eli kolu bağlı şekilde adliyeye götürülüyorduk.

“Ne bağlarsın çavuş benim kolumu? Ben bilirim mahkemenin yolunu” diyesi geliyor insanın bir ara ancak bakıyorsunuz ki sizin bildiğiniz mahkeme yolu ile götürüldüğünüz yol farklı yerlere çıkıyor.

Bildiğimiz mahkeme yolu adalete susamış Anadolu insanına bir nebze olsun bir ferahlık sunma umuduyla açılan bir yol.

Hak aramak isteyenlerin güven ve huzurla kullandığı ve ayrılırken mutmain olarak yürüdüğü bir yol. Öyleki bazen evin yolunu unutturacak derecede aşkla şevkle gidilen bir yol.

Ya şimdi esir alınarak götürüldüğümüz yer nasıl bir yerdi?

Darbenin ilk gününden medyaya yansıyan isim listeleri, devamında ev aramaları, gözaltı işlemeleri; bunların bir algı malzemesi olarak yoğun şekilde görsel basında kullanılması artık yeni süreçte hukuk ve adalet adına bir beklentiye girmenin hayalcilikten ileri gidemeyeceği gerçeğini bize göstermişti.

Adaletle hüküm tesis etmesi gereken Sulh Ceza Hakimlikleri de Ağır Ceza Mahkemeleri de ne yazık ki sadece aldıkları talimat doğrultusunda usuli işlemleri yerine getiren  memur durumunu almıştı.

Adliyeler, 15 Temmuz Darbesinin bölge komutanlıklarına, hâkim-savcılar da darbenin emir erlerine dönüşmüştü.

Tek yapılması gereken, merkezden “göz altına aldır” ya da “tutukla” komutunun gönderilmesiydi. Adeta Tarkan filminin “atılkurt” repliğini bekleyen sadıklar gibi Adalet Bakanlığı ve HSYK’dan gelen liste ve talimatlar kürsülerimizi işgal eden hâkim görünümlü mahkumların imzalarıyla karara dönüşüyor, verilen her karar mahkemenin öncelikle adalet ayağını, sonra da insan unsurunu ortadan kaldırıyordu.

Mahkeme insana hizmet ettiği zaman kıymet ifade ediyordu. Mahkeme ancak tarafsızca ve adilane hükmettiği takdirde insana hizmet edebilirdi.

Darbe sonrası adliye binaları üzerinde soğuk bir şekilde “saray” yazan taş yığınlarına dönüşmüş, içerisinde mahkeme bulundurmayan bir zulüm merkezi halini almıştı.

Yıllarca birlikte çalıştığınız insanlar bir şokla akli ve adli melekelerini yitirmiş ve “beka meselesi, devlet kararı, paralel yapı” gibi içi boş, soyut kavramlarla bir anda birer militana dönüşmüştü. Medyanın yönlendirmesiyle başlatılan darbenin bir numaralı uygulayıcıları ve en kullanışlı aparatı oluvermişlerdi.

Daha önce ülkede yaşanan askeri darbelerde sivillere doğrultulan silahlar ve tanklar nasıl ki insanların hayatlarına, özgürkük ve güvenliklerine kastedip insanları sindirme, korkutma, devre dışı bırakma, karalama ve sivil ölüme terk etme gibi görevler  ifa ettiyse onbeş  Temmuz Darbesinin bu ayakçıları da aynı görevi ifa etmişti.

Ne güzeldi ki bu zulme imzalarıyla ortak olanların kullandığı imza silahının sahibini tespit etmek için tanığa, kamera kaydına ya da balistik incelemeye gerek yoktu. Çünkü bu mahkumlar işlediği her suç evrakının altına imzalarını atarak efendilerine hizmet etmek durumundaydılar.

Bir Devlet, Bir Ferman;

Aynen türküdeki gibi, Ankara’dan geliyordu bir kitlenin ölüm fermanı. Kimilerine göre bu bir devlet kararıydı.

Bu kitle ki yıllarca suç ve suçluyla mücadele etmiş, devletin dini olan adaleti yurdun her köşesinde temsil etmiş, çalıştıkları yerlerde sürekli takdir toplamış binlerce hâkim- savcıdan oluşan bir kitle.

Bu kitlenin tek bir ortak özelliği vardı darbenin karşısında durabilecek ya da darbenin devamı sürecinde kendilerine darbeciler tarafından verilecek emireleri yerine getirmeyecek tiplerdi. Haliyle darbe çarkının sekteye uğramadan çevrilmesi için ayak önünden ilk kaldırılması gereken kişiler bu kişilerdi. Bu amaçla darbeye perde yapılan askesi hareketliliğe bulaştırılmış kişilerden daha önce bu kitlenin imhası gerekiyordu.

Darbe gecesi henüz F-16 savaş uçakları alçak uçuş yaparken çok cesur(!) HSYK üyeleri canları pahasına Ankara Balgat’ta bulunan Hakimevinde toplanmış ve birkaç saat içerisinde yaklaşık onbeşbin kişilik yargı camiasının dosyalarını incelemiş, neredeyse teşkilatın dörtte birine tekabül eden 2741 hâkim-savcının darbeye iştirak ettiğini anlamış ve derhal açığa alınmalarına karar verilmişti.

Bir fermanın eki haline dönüştürülen bu listeler Ankara Darbe Savcısı tarafından derhal taşradaki savcılıklara gönderilmiş ve bir anda binlerce hâkim-savcı darbeci ve terörist ilan edilmişti.

Anayasal bir korumaya sahip olan hâkim-savcılar sanki darbenin aktif uygulayıcısıymışçasına yürürlükteki tüm kanunlar hiçe sayılarak, evleri, işyerlerindeki odaları ve araçları aranarak göz altına aldırılmıştı. O sırada evlerinde bulunmayan meslektaşların kapıları kırdırılıp evleri aranmış, ikisi de yargı mensubu olan birçok eş çocuklarını emanet edebileceği yakınları beklenmeden apar topar götürülmüştü. Sürecin taşradaki kuklaları kendilerini bu fırtınaya o denli kaptırmıştı ki anne babası gözaltına alınan çocuklara kapısını açan, evinde misafir eden meslektaşlar da ilk listelerde bulunmamalarına rağmen sırf gözaltına alınan hakim savcılarla ilgilendikleri ve onların çocuklarını sokakta bırakmadıkları için bu rüzgardan nasibini almış, çok kısa bir süre sonra gözaltı dalgaları bu kişiler için de işletilmişti.

Kürsüde kalmayı başarabilmiş yargı mensupları artık şunu çok iyi anlamıştı; ihraç olup tutuklanmak için herhangi bir suça karışmış olmaya hatta muhalif olmaya dahi gerek yoktu. Bugünden sonra darbenin amacına ulaşması adına verilecek talimatları eksiksiz bir şekilde yerine getirmemek ya da talimatın dışında bir karar vermek binlerce hakim savcının yaşadığı akibete hazırlıklı olmak demekti. Haliyle Ankara’dan gelen fermanın ağırlığı karşısında dik durabilecek, bir an olsun gerçek bir yargı mensubu gibi davranabilecek bir tek hukukçu kalmayıncaya dek listeler ve ihraçlar devam edecekti. Nitekim öyle de oldu beşbine yakın hakim savcı soruşturma geçirdi, ihraç oldu ve tutuklandı. Halen binden fazlası tutuklu ve yüzden fazlası tek kişilik hücrelerde tutulmakta.

Artık dizlerin dermanı tükenmekte yaşanan hukuksuzluklar katlanarak artmaktaydı. Son onbeş yıl ülke gündeminde önemli yer tutmuş tüm gelişmelerin sorumlusu sanki açığa alınan hâkim- savcılarmış gibi hazırlanan mizansen bir HSYK kararıyla yaklaşık beşbin hâkim- savcının meslekten çıkarılmasına karar veriliyor ve toplumdaki tüm nefret oklarını bu kişilere yöneltecek şekilde isimler liste liste medyada ve resmi gazetede ilan ediliyordu.

Yalan haberlerden ibaret bir HSYK kararı tarihte bir iftira belgesi olarak yerini alıyordu. Ancak hakim savcıların tutuklanmalarına gerekçe yapılan darbeye kalkışma suçuna nasıl iştirak ettiklerine dair en ufak bir bağlantı emaresi yaklaşık yüz sayfalık HSYK kararında yer almıyordu.

Karar denen metin aslında bir grubun hesaplaşması ve onbeş yıllık siyasi iktidarın kendi suçlarını birilerine ihale etmesinden ibaretti. Bu gerekçeli kararın altına eklenmiş listeye herhangi bir sanatçıyı, sporcuyu, yabancı bir ülke misyon şefini ve hatta görevdeki bakanlardan birini de pekala ekleyebilirdiniz. Çünkü listedeki kişilerin yüzde doksandokuzunun gerekçede belirtilen olaylarla ilgisi bir sanatçı, sporcu ya da bir siyasetçi kadar dahi değildi.

Darbe bahanesiyle ilan edilen OHAL artık normal bir tutukluluk konforunu da ortadan kaldırmış, yaklaşık bir ay boyunca kimse yakınlarıyla hatta avukatıyla dahi iletişime geçememişti. Haliyle soğuk zindar duvarları ve yaşananların şokuyla dizlerdeki derman tükenmekteydi.

Bunun sonucu kendi canına kasteden meslektaşlar olduğu gibi beyin kanaması ve kalp krizi sonucu hayata veda edenler de olmuştu.

Tabi hukuk tanımazlar darbeye devam etmekte kararlıydı.

İlk fırsatta Adalet Bakanlığı talimatıyla tutukluların bir kısmı üçlü ya da tekli koğuşlara alınmış hücre uygulamalarına geçilmişti.

Artık peşinen verilmiş kararın altını doldurmak için tanık ve delil toplama aşaması başlamış açıktan itirafçı davetleri verilirken cezaevlerinde de insanlar aileleri ve eşleriyle tehdit edilerek yönlendirme ifadelere zorlanmıştı.

Bu baskı ve yanıltıcı yönlendirme makes bulmuş bir kısım iftiracılar kendi özgürlük ve mesleklerini kurtarma umuduyla itirafçı ya da gizli tanık adı altında hayali beyanlar vermeye başlamıştı. Doğal olarak yaklaşık bir yıl sonra düzenlenecek iddianamelerin büyük kısmında delil orak gösterilecek tek dayanak  da bu şekilde zorlamalarla oluşturulmuş iftira beyanları olacaktı.

SELAM ve TÜRKÜ

Şimdi sabır ve hasret zamanıydı.

Hasretini çekenlere bir selam yollama zamanıydı.

Neyse ki, bir ay sonra mektup yasağı kalkmış nazlı yare selam etme yolu açılmıştı.

Önden İdare okusun diye açık bırakılan zarflara özlemi gizleyerek yazmak mümkün olmuyordu. Taş duvarı, demir kapıyı ve soğuk betonu aşarak yare ulaşacak tek selamdı mektuplarımız. Gördüğümüz gökyüzü aldığımız nefes ve evden gelen bir kokuydu sayfalar.

Arkadaşlar tahliye için bir dilekçe yazalım dediğinde kalem adeta taşı kazıyan çiviye ; birkaç satırlık dilekçe ise birkaç saatlik çileye dönüşüyordu. Çünkü yazdıklarımıza bir ses gelmeyeceğini tepki verilemeyeceğini tahmin ederek başlıyorduk dilekçeye. Haliyle göstermelik dilekçe yazmak  tutuklu kalmaktan daha ağır bir işkence gibiydi.

Ya peki yare selam eden mektuplarımız böylemiydi. Canparelerimiz evlatlarımıza yazdığımız hikayeler,bilmeceler böylemiydi. Sanki kalem bir kuş tüyü gibi kağıdın üzerinde kendiliğinden uçuşarak geziyor, kalbinden geçenleri bir resim tasviri olarak kağıda döküyor ve onlarca sayfalık mektuplar bir saati bulmadan postaya hazır hale geliyordu. Hasretlik çekenlere giden selam bazen idari kurula takılsa da çoğunlukla salimen hedefine ulaşıyordu. İdari kurul öyle bir paranoyaya sokulmuştu ki bir defasında sekiz ve dokuz yaşlarında oğullarıma yazdığım mektuptaki  bilmece örgüt şifresi içeriyor olabilir gerekçesiyle alıkonmuştu. Tabi ki izahatli bir şekilde İnfaz Hakimliğine yazdığım dilekçe şablon bir kararla reddedilmişti. Ancak bu benim mektup yazma aşk ve şevkimi herhangi bir akamete uğratmamış bilakis kamçılamıştı. Çünkü daha gönderilecek çok selam söylenecek çok türkümüz vardı.

Evet, türkü bu. Bin sene önce yazılan da var yüz sene  önce yazılan da. Bugün yazılan olduğu gibi  yarın yazılacak olan da olacak. Sevdalar, hasretlikler, ayrılık ve zulümler sürdükçe türküler de daim olacak. Bazen bir mahpusun dilekçesinde, bazen bir hükmün gerekçesinde.  Zindandan uçan kuş misali, yüreğe değen düş misali…

Yazının yayınlanan ilk bölümüne aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://hukukpenceresi.com/bir-ulke-bir-darbe-bir-turku-1

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here