BİR ÜLKE, BİR DARBE, BİR TÜRKÜ (1)

1
570

Bir Türkü

Türküler aslında sadece birer edebi metin ve besteden ibaret değiller.

Birçok türkünün arkasında sevdalar, hasretler, vuslatlar, sevinçler ve çoğunlukla da hüzünler yer alır.

Duygular öyle kabarır ki bir anda söz olur, beste olur ve türkü olarak o an ki hali,  ete kemiğe büründüren bir sanat eseri ortaya çıkar.

Erzurum Türküsü de belki bir mahpusluğun doğurduğu bir hasretliğin dışavurumuydu. Bundan  yaklaşık yirmibeş sene evvel dilime doladığım sürekli mırıldandığım ancak yıllar yıllar sonra benim ve tüm ülkenin yaşayacağı bir tavmayı çok güzel özetleyen bir türkü olabileceği hiç aklımdan geçmezdi. Bu türkü onbeş Temmuz sonrası Erzurum zindanlarında ete kemiğe bürünmüş on yedi ay boyunca muhtelif koğuşlarda görünmüştü.

Ne diyordu türkü;

Erzurum‘dan çevirdiler yolumu
Jandarmalar bağladılar kolumu
Ne bağlarsın çavuş benim kolumu
Ben bilirim mahkemenin yolunu

Ankara’dan gelir ölüm fermanı
Yar kalmadı dizlerimin dermanı
Hainlerin yoktur dini imanı
Zalimlerin yoktur dini imanı

Selamımı nazlı yare söyleyin
Gülüm söyleyin
Bitmesin bu türküm daim eyleyin
Gülüm amman eyleyin

Türkünün ilk söylendiği günden bugüne belki onlarca yıl geçmiş bestecisi ve güftecisi tarih sayfalarında yerlerini almıştı. Ancak benzer türküler yazdıracak yeni bir süreç baş göstermiş, yeni yollar kesilmiş, yeni hayatlar karartılmış, yeni zalimler yeni fermanlar yaymaya başlamıştı.

Bir Darbe

Onbeş Temmuz Darbesi özelde şahsımın ancak genelde bütün bir Anadolu toplumunun yolunu kesmiş, ölüm fermanını hazırlamış ve infaza başlamıştı. Artık ülkede hukukun, temel insan haklarının ve birlik beraberlik içerisinde yaşayabilmenin yolu kesilmiş, demokrasiyi ortadan kaldırılarak otoriter bir sisteme geçişinin başlama vuruşu yapılmıştı. 

Benim de onbeş yıl önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanından yemin ederek aldığım fakülte diplomasıyla başlayan hukukçuluk yolum türküye tesadüf Erzurum’da çevrilmiş daha doğrusu kesilmişti.

Bu yol ortaokul çağlarında başlamış bir hayalin yirmibeş yıl sonraya uzanması orada hayat bulmasıydı.  Bu yolda bir lokma helal ekmek telaşı, ülkesine ve milletine faydalı olma ideali, güzel ahlaklı ve erdemli evlatlar yetiştirme umudu vardı.

Bu yolda yüzlerce Ağır Ceza Mahkemesi dosyası, binlere varan kadastro dosyası, günlerce süren sulh ceza nöbetleri, keşifler, tedbirler, müzekkerler, duruşmalar ve gerekçeli kararlar vardı.

Bu yolda köylü Ali amcanın hakkı ile iş insanı Cemil beyin ya da siyasetçi Turgut beyin talepleri arasında fark gözetmeksizin hak sahibini hakkıyla buluşturma telaşı vardı.

Bu yolda hiçbir vatandaş sıradan sayılmamış, bizden-sizden ayrımına tabi tutulmamıştı.

Bu yol işini düzgün yapmaya gayret eden, sıradan bir hukukçunun yoluydu. Hatta onlarca, yüzlerce, binlerce hukukçunun yoluydu.  Kiminin yolu Erzurum’da, kiminin İzmir’de, kiminin Antalya’da kiminin de Trabzon’da kesilmişti.

Tek derdi adil olmak tek suçu ise siyasi iktidara biat etmemek olan her hukukçunun yolu bir şekilde bir yerlerde kesilmişti.

İftiranın bütün argümanları hazırlanmış, fişlemeler yıllar öncesinden yapılmış, uygun ortam ve operasyon ekipleri günler öncesinden üzerine düşen vazifelerini titizlikle eda etmişti. Öyle ki lanetli darbeden bir ay önce çıkan HSYK yaz kararnamesinde, nasıl olsa bir ay sonra bunların çoğunu ihraç edeceğiz düşüncesiyle Erzurum’a fazladan yaklaşık yirmibeş hakim-savcı ataması yapılmıştı. Doğu ve Güneydoğu’nun birçok şehrinde de durum bundan çok farklı değildi.

Öyle ki darbeden günler önce vefaat eden meslektaş dahi önceden hazırlanmış ihraç listelerinden çıkarılmamıştı. O ölümle karşılaşmış bizler de bir grup yağmacının saldırıları neticesinde sivil ölümle yüzleşmek durumunda kalmıştık.

Çünkü 15 Temmuz darbesiyle siyasi iktidarın kapıkuluna dönüşmüş olan yargı mensubu kisvesindeki zevat, bir imzayla insanların diplomasını, geçmişini, birikimini hiçe saymış; insanları özgürlüklerinden, ailelerinden, evinden yurdundan ederek insanları sivil ölüme terk etmişti.

İşin ilginç tarafı 15 Temmuz’da odama bayram tebriğine gelen başsavcıvekili bir gün sonra evimi aratıp beni göz altına aldırmış ve tutuklamaya sevketmiş; aynı gün odamda kahve içen sulh ceza hakimi de 20 Temmuz’da beni tutuklamıştı. Yolumu Erzurum’dan çevirme talimatı odamda son kez ikramda bulunduğum bu iki şahsa verilmişti. Ne yapsındı garibanlar. Onlar da emir kuluydu. Onların da çoluk çocuğu vardı. Amirlerine karşı gelecek değillerdi ya. Elbetteki böyle zor günlerde “hukuk askıya alınabilir, Anayasanın tüm hükümleri ve tüm insan hakları hiçe sayılabilirdi”.

Türkü bu ya “jandarmalar bağlamışlardı kolumu”.

Olacak iş değildi ama olmuştu. Hani bir zamanlar yürürlükte olan bir Anayasa vardı. Orada yargı bağımsızlığı, hakimlik teminatı falan yazıyordu.

Bu ne cüretti ki görevi başındaki bir savcı, hakkında hiçbir soruştuma yokken birden bire apar topar göz altına alınıyor, evi aranıyor, tutuklanıyor, ailesi lojmanından kovalanırcasına çıkartılıyor ve eli kolu bağlanıyordu.

Bu kol ki taşıdığı el hiçbir zaman başkasının hakkına uzanmadı.

Taşıdığı el, hiçbir zaman hukuk ve vicdan dışı bir karara imza atmadı.

Taşıdığı el, memleketin hiçbir şer şebekesiyle, hırsızıyla, arsızıyla, siyasisiyle ve çıkar çetesiyle pazarlığa oturmadı, tokalaşmadı.

Yargı yetkisini ve cübbesini kendi çıkarları için kullanmadı.

Tuttuğu kalemi, giydiği cübbeyi, oturduğu koltuğu bileğinin gücü, alnının teri, zihninin emeğiyle kazanmıştı.

Bu nedenle düğmesiz cübbeyi bağışlayanların kaşısında iliklemeye kalkışmadı, oturduğu koltuktan başı tavana vuracakçasına sıçrayarak efendilerine el pençe divan durmadı.

Çünkü bu el, adaletin kılıcını tutacak kadar temiz, bu cübbe iliklenmeyecek kadar asil ve bu koltuk peygamber postu payesiyle şereflenmiş, millet adına emaneten oturulan bir hizmet makamıydı.

Bu el, ne bahşedilen rüşvete uzanırdı, ne efendileriyle çay topmaya yarardı ne de üzerindeki cübbeyi iliklerdi.

Haliyle darbeciler açısından tek yapılması gereken bu ellere bir kelepçe takılması ve zihni kelepçelilere bir göz dağı verilmesiydi. Aslında başarılı da olunmuştu.

Darbe sonrası ilk gözaltılar hakim ve savcılardan başlayıp medyada da servis edilince bir an kendini hukukçu zanneden birkaç zavallının da dizinin bağını çözülüvermişti. Artık herkes emir ve komuta zincirine tabi bir jandarma erine dönüşmüştü. Ankara’dan gelen şablon kararlar isme göre düzenlenecek, altı imzalanacak ve kollar bağlanacaktı.

Kolumuzu fiziken jandarmalar bağlasa da, memleketin elini kolunu, kamuflajı cübbesi olan yankesiciler bağlamıştı. Adaletin kılıcı bir daha çıkmamak üzere milletin vicdanlarına saplanmış, adalet tanrıçasının gözündeki bağ saf Anadolu insanın gözünü kapatmıştı. Kürsüde kalabilmeyi başaranların eller artık sadece önüne gelen evrakı imzalamak, amirlerini alkışlamak ve cübbelerini iliklemek için kullanılabilecekti.

Tabi bir de Karadeniz de çay toplamak..

(Yazının ikinci bölümü haftaya yayınlanacaktır)

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here